Cesur Yeni Dünya


"1906 yılında, Kongo selvasında yakalanan bir pigme New York'taki Bronx Hayvanat Bahçesi'ne getirildi.

Pigmeye Ota Benga ismi verildi ve bir kafesin içinde, bir orangutan ve dört şempanzeyle birlikte halka gösterilmeye başlandı. Uzmanlar kamuoyuna bu hümanoidin eksik halka olabileceğini söylüyor ve bu varsayımlarını teyit etmek için de onu tüylü kardeşleriyle oynarken gösteriyorlardı.

Bir süre sonra Hıristiyan şefkati pigmeyi hayvanat bahçesinden kurtardı.

Her yol denendi, ama hiçbiri işe yaramadı. Ota Benga kurtarılmayı reddediyordu. Konuşmuyor, Yemek masasında tabakları kırıyor, ona dokunmak isteyen herkese vuruyor, hiçbir iş yapmayı beceremiyor, kilise korosunda şarkı söylemeyip susuyor, onunla fotoğraf çektirmek isteyenleri ısırıyordu.

1916 yılı sonunda, on yıllık evcilleştirmenin ardından, Ota Benga ateşin karşısına oturdu, çırılçıplak soyundu, ona zorla giydirilmiş olan giysileri yaktı ve çaldığı bir tabancayla kendi kalbine nişan aldı."

(Eduardo Galeano, Ve Günler Yürümeye Başladı /Mayıs 21)


Dünya tarihinin şahit olduğu vahşetlerin en büyükleri, medeniyet adına gerçekleştirildi.

İnsanoğlunun en sevdiği günah, her zaman kibir oldu.

Diken ve haberciliğin "dikenleri" üzerine

Lafı uzatmadan, direkt olarak konuya giriyorum:

Diken.com.tr sevdiğim bir haber sitesi (genel olarak) ancak bugün "Nasıl habercilik yapılmaz"ın çok açık bir örneğini vermiş bulunmakta. Şöyle ki;

Sitede yer alan habere göre, Obama Suudi Kralı Salman ile G20 zirvesinde yaptığı görüşmede, sitenin kullandığı tabirle "saygıda kusur etmeyerek" aslında demokrasi düşmanı bu ülkeye bir tepkisinin olmadığını ispatlamış ve bu sebeple çok ayıp etmiştir.

(Habere fotoğrafın üzerine tıklayarak ulaşabilirsiniz):



Hiç

Hiç tatmadığım yemekleri tatmak istiyorum bu aralar.

Hiç görmediğim yerleri görmeyi,

Hiç okumadığım yazarların daha önce hiç denk gelmediğim kitaplarını okumayı,

Hiç tanımadığım insanlarla sohbet etmeyi...

Bir şeyler hiçliğin içinden çıkıp gelsin ve hayatım hiç olmadığı bir biçimde değişsin istiyorum artık.

Kanıksama

Yıllarca devlet eliyle yaşanan/yaşatılan şiddetin  "vatan savunması" olarak belletildiği insanlar; kendi ülkelerinin yarısından çoğuna düşman olmalarının vatanseverlik olduğu öğretilmiş insanlar; doğdukları günden beri önce aileleri, sonra eğitim yoluyla devletleri tarafından nefretle doldurulmuş ve bu nefret zincirini son derece olağan kabul edip sürdüren o güzel insanlar.

Tamamen iyi niyetle çıktıkları yolda; aile - medya - devlet üçlüsünün el ele vererek alt üst ettiği mantık örgüleri sayesinde, doğru olanı savunduklarını iddia ederek öfke kusan, nefret söyleminin üstüne bir kat daha çıkan o güzel insanlar.

Aslında hiçbir kötü niyetleri olmadığı halde, lanet olasıca o nefret döngüsünü tamamlayan insanlar.

Gencecik insanlar ölmüşken, ellerinde oyuncak varken bellerine bomba bağlayanlar tarafından öldürülmüşken, hala bulundukları lokasyon ve gittikleri güzergah ve dahi siyasi görüşleri nedeniyle "ama"lar olmadan konuşamayan o güzel insanlar...

Size "tehlikenin farkında mısınız" diye sormak isterdim ama bilirim ki; değilsiniz. Biraz şüphelenseydiniz kandırılmış olabileceğinizden, ne de farklı olacaktı her şey...

Nefretinizle yaşamaya ve yaşatmaya mahkumsunuz...

Güzel insanlar...

"Kadın ruhundan" ricamdır



Sevgili hemcinslerim,

Sizleri anlamakta genel olarak güçlük çektiğimi, zaten büyük çoğunluğunuz biliyor. Bu kadar büyük bir kitleyle iletişemediğime göre olasılıkla sorun bende; bu konuda hiiç bir itirazım yok. Gelin görün ki, aynı dünyada yaşıyoruz ve bir şekilde orta yolu bulmamız gerekiyor. 

İşte belki bu durumu çözüme ulaştırabiliriz diye, bir istirhamda bulunmak istiyorum: Duygu ve düşüncelerinizi imalarla anlatmaktan vazgeçin ne olur! İkna olmam adına, lafı ötesinden berisinden dolandırarak anlatmaktan vazgeçin ne olur! Ben düz bir insanım; uzuun uzuun kurduğunuz cümleleri takip edemiyorum. Sonra lafın neresinden tutabilirsem o kadarcık mana ile ortada kalakalıyorum. 

Son tahlilde; bir şeyleri sonuca ulaştırmak için benle konuşmayı göze almışsınız. E demek ki öyle ya da böyle konuşulabilen bir insanım; belli bir mantık seviyesinde olduğumu kabul edip kendinize muhatap görebilmişsiniz. Ne düşünceniz varsa lafı uzatmadan açık açık söyleyin, uyuşursak ne ala. Uyuşmazsak da oturur konuşuruz, uydurmaya çalışırız.

Uymayacak gibiyse de kabullenmeye çalışırız; ne olacak sanki?


Bir de, şu nazik öfkenize değinmeden geçemeyeceğim:

Nezaket cümlelerine sığınan ithamlarınızı bir kenara bırakın ne olur. Kızdıysanız, bunu anlatın. Gerekirse kavga ederiz; en fazla içimiz soğur ne olacak? Eğer hakkımdaki duygularınız şiddet içerikli ise, laflarınızı istediğiniz adabı muaşeret sosuna batırmayı deneyin, ben ana temayı kapıp yine de heyheyleniyorum zaten. Varacağım nokta aynı olduktan sonra, o kadar meşakkatli laflarla kendinizi yormanıza ne gerek var? Niyetiniz kabayken cümleleriniz nazik olsa ne yazar? Ben söyleyeyim ne yazacağını; kişilik hanenize kocaman bir "RİYAKAR" yazar.

Velhasıl, yormayalım birbirimizi. Düz olun. Ne anlatmak istiyorsanız onu anlatın. Övmek istiyorsanız övün. Dövmek istiyorsanız şansınızı deneyin! Sonra ben okşanıyor muyum, dayak mı yiyorum anlamaya çalışırken mevzuyu kaçırıyorum, o kadar lafın sonunda hiçbir şey anlatamamış oluyorsunuz.

Günah. Gerek yok. Valla bak.

İstanbullu zırıltısı

Lodos kardeş;

İnsanın tepesine tepesine basan sıcağından ayrı, eksik etmediğin baş ağrısından ayrı tiksiniyorum.

Bil istedim.

Varsayım

Bence paralel evrende baya mutluyuz...

5N+1K (Veya bir depresifin akıl yarılmaları)

Ne yazsa?

Ne kadar yorgun olduğunu yazsa mesela; durup bir nefes almanın nasıl bir his olduğunu unutacak kadar yorulduğunu. Sebebi belirsiz bir hayhuyun içine savrulurken, nasıl da kendinden (bile) kopup gittiğini. Bütün düşüncelerinin kesif bir sisin altında kalmışçasına belirsiz, ince çizgilerden ibaret kaldığını. İçini biraz olsun ferahlatacak duygularını ne zaman aramayı denese, hepsinin meşgule düştüğünü ama öfkesinin hep hattın diğer ucunda, en ufacık bir sinyali beklediğini…

Bu kadar yorgun ve bu kadar öfke dolu oluşunu engelleyemediği için kendine ne kadar kızdığını anlatsa mesela. İçine ekmeyi denediği tüm iyimserlik tohumlarının filizlenmeye bile fırsat bulamadan ezilip gitmesine engel olamadığını yazsa…

Tüm bunlara rağmen, tüm bu darmadağınıklığına rağmen, bir şekilde susmayı başardığını da yazsa ama.

Ne zaman yazsa?

Hemen şimdi mesela. Ya da yarın. Dün niye yazmamıştı ki zaten? İçinde, oradan oraya savrulan sözlerin dağınıklığından korkmayı bıraksa bir an evvel ve kelimelerine örgütlü mücadelenin gerekliliğini öğretebilse, bir aradayken ne kadar güzel olduklarını hatırlamalarını sağlasa. Hep yazsa, hiç susmasa…
Sesle beden bulmaya korkan kelimeleri, harflerle zırhlanıp ayrılsalar içinden. Ruhunda sıkışıp kalmış sözlerin ağırlığından böylece kurtulsa, hafiflese, rahatlasa…

Nerede yazsa?

Şuralarda bir yerlerde mesela. Sakin bir ağaç altında, Hakkından daha fazla gürültü çıkarmayan bir cafede,
(çünkü şamata da huzur kadar haktır ve herkesin arada bu hakkını kullanma hakkı saklıdır ve kazanılmış haklar geri alınamaz ancak haklar başka hakların sınırlarının ihlal aşamasına kadardır ve belki de tüm bunların yazarı şu anda sarhoştur mamafih akışın kontrol dışılığı sözlerin doğruluğunu bozmak zorunda değildir velakin bu bambaşka bir yazının konusu olabilir. Bitti. Şimdilik.)

ışık fukarası odasının bir köşesinde veya patronu her an çıkıp gelecek olmasına rağmen işyerinde; tam da mesainin orta yerinde.  Fiziki mekandan bağımsız olarak, ruhunun içinden geçen sesler korosuna teslim olduğu herhangi bir yerde oturup yazmaya başlasa. Ne yazdığını düşünmeyi bıraksa, neden ve ne zamandır yazmadığını düşünüp kendine kızmayı da bıraksa, nerede yazdığını da hiç umursamasa ve sadece yazsa. Kelimeler birbiri ardına eklenip cümleler oldukça, fersah fersah yol almış gezginin keyfini yaşasa…

Nasıl yazsa?

Bak işte burası önemli: Tüm yazdıkları gerçek olsa ve herkes uydurduğunu sansa. (Konuşmayı denediğinde de öyle sanmıyorlar mı zaten?) Veya bir kocaman kahramanlık hikayesi uydurup her yanını alabildiğine sahtekar renklerle boyasa; daha kendi ruhunu bataklıktan kurtarmayı başaramamış ne kadar nevrotik varsa, hepsi dünyayı kurtarma hayalleri içinde okusa yazdıklarını ve hepsi içlerindeki “süper!” gizli kahramanı keşfetmenin karşı konulmaz boşalmasını yaşasalar. Ömrünü bir hiçlik sarmalı içinde yaşayan bu “süper!” lerin hepsi, geldiklerin anlık zevkin doruğundayken ilk kez bir şeyler hisseder gibi olmalarının coşkusuyla, okuduklarının gerçek olduğuna inansalar. Tüm bu nafileliğin içinde bir kez daha ‘ya sabır!’ deyip yaşamak zorunda kaldığı için içi sıkılmasa.

Gereğinden fazla sahip olduğu gerçekçiliğinin kendisinin sorunu olduğu kabul etse, mevzuyu uzatmasa, ‘nasıl yazarsa yazsa’, ama mutlaka yazsa…

Kim yazsa?
Kim bilir…

BONUS: 6N+2K

Veya bir aklı karışığın lafı toparlama denemesi

İnsanoğlu böyledir: Matematiği sevmez ama hayatını basitleştirecek formüller bulabilmek adına matematiğe sığınmaya bayılır. (Hayatını basitleştirebileceğini sandığı her şeye bayılır aslında) Son tahlilde, her şeyin kesin ve tek ve değişmez  sonucunun olduğu varsayımsal bir dünyada ‘iki kere iki dört’ eder ve bu konudaki tüm tartışmalar beyhudedir. Hayat bazıları (çoğu) için düz bir çizgiden ibarettir ve sadece ‘A noktasından B noktasına giden’ tek bir sürücünün varacağı noktadır ilgilendikleri problemler. Kişisel havuzlarını dolduracak olası musluklar çoktan kapatılmış, mevzu çözülmüştür ne de olsa.

Heyhat, hayatın zıpçıktı iblislerinden kurtulmak o kadar da kolay değil! Tek hapla ruhun aydınlığa kavuştuğu, iki seansta istenmeyen tüylerden kurtulunduğu, tek bir raylı sistem ile kıtalararası yolculuk yapıldığı ve çağın tüm PR ustalarının ‘aman da her şeyin artık ne kadar kolay olduğunu’ anlattığı bir yaşamda, ademoğlu da her denklemi önceden bellediği formüllerle çözebileceğini varsayar elbet.

Velakin, çok fena yanılır. Hem de çok fena. Hayat her meseleyi önceden öğrendiği ‘kesin’ bilgilerle çözebileceğine inananlara ‘nanik’ yapmayı çok sever. Denklemler bilinen tüm çözüm formüllerini altüst edecek kadar uzayıp giderken insanoğlu çaresizce sorar kendine: Nereden düştüm buraya? Kime uydum, kimden öğrendiğimi tartışmasız doğru belledim de geldim bu noktaya?

Soruların cevabı kişiye göre değişse de çözüm yolu değişmez: Hayat denen muammada, bazı soruların cevabının kimde gizli olduğunun bilinemeyeceği  kabullenilir.

Ve yola devam edilir.

Yazılsa da, yazılmasa da…

Yeni bir umut doğarken...

İki gündür Türkiye Cumhuriyeti tarihinin belki de en anlamlı direnişlerinden birine şahit olduk. Bu ülke belki tarihinde ilk defa, yönetimin siyasi kimliğinden bağımsız olarak takıntığı haksız tutuma karşı tepki gösterdi. Öyle ki, rasta saçları, dövmeli kollarıyla Harley motosikletinin üzerinde yardım dağıtan bir hayli 'şehirli' gençlerle bıyıklı, yağız Anadolu erkeği 'Hüseyin abi'lerin gülüşerek tokalaştığına şahit olduk. İnsanlar ilk defa bir şeye karşı çıkarken yardıma koşanlara 'Bizden değilsin' demedi, uzatılan her eli seve seve kabul etti.

İki günde tarih yazıldı mı bilmem ancak inanıyorum ki tarihin yeni baştan yazılması için en önemli adımlardan biri atıldı.

Off... Anlatacak şeyler çok, nereden başlamalı ki?

Türkiye gerçek anlamda demokrasiyi hiçbir zaman tatmamış ancak üniformik bir anlayışla kendisine diretilen demokrasi modelini kanıksamış bir ülke. Belki yüzyıllar boyu süren 'tek adam' yönetimi geleneğimizden ötürü, kendi oylarımızla seçip başımıza getirdiklerimiz başımızı yediğinde bile gerçek anlamda tepki göstermektense 'kendim ettim kendim buldum' deyip haksızlığı sineye çekmek adetimiz. Lafı uzatacak değilim, bu ülkenin evlatları olarak yaklaşık 100 yıldır yaşananları hepimiz biliyoruz.



Üçüncü iktidar dönemini halkına karşı küstahlaşarak, 'ben yaptım oldu, siz de itaat edeceksiniz' zihniyetiyle sürdüren AKP hükümeti sanırım hayatının en büyük şoklarından birini geçtiğimiz hafta ve özellikle 31 Mayıs - 1 Haziran tarihlerindeki olaylarla yaşadı. 'İstediğimi yaparım, homurdananlara da muhteşem laf ebeliği yeteneğimle iki laf çakar sustururum' zihniyeti kanımca neye uğradığını şaşırdı.

Tek şaşıran o değildi elbette... Üst üste yaşanan skandal niteliğindeki siyasi karar ve sonuçlara karşı yaşanan toplu sessizlik nedeniyle umudunu iyiden iyiye karanlığa gömmüş olanlar da önce yaşananlara inanamadı. Sonra o yılların karanlığından bir tomurcuk doğdu, ismi de 'belki hala bir şeyler değiştirilebilir' oldu. İnsanlar siyaset üstü ve son derece kıymetli bir enerjiyle bir araya gelip devlet eliyle yaşanan bu despotluğa isyan etti.

Buradan fiziki devrim çıkar mı? Hiç sanmıyorum. Hiçbir zafer iki günde kazanılmaz. Ancak biliyorum ki bu yaşananların verdiği umut, başka dönemlerde haksızlıklara karşı çıkma gücünü de verecek. İnsanların yüzü gülüyor iki gündür, herkes bambaşka bir özgüvenle dolaşıyor çevremde. Bu ateşin lezzetini bir kez tatmış olan bir daha nasıl eski uyuşmuş umutsuzluğuna dönebilir ki?

Bu yaşananlar daha çok tartışılacak. Belki de başka tartışmaların yaşanacağı çok daha şiddetli direnişlerin kapısını açacak. Ancak hissettiğim şudur ki, biz kendimizi bilip haklı isyanımızdan tereddüt etmedikçe, her şey olmasa da en azından bazı şeyler çok güzel olacak...

Bir kötümserin dönüşüm notları

Zihinsel evrim çok tuhaf.

Kendini didiklemeye teşne insan evladı hayatında en az bir kez duygusal yamulma noktasına varıyor. Eminim psikoloji uzmanları bu yaşananlara 'yamulma'dan daha havalı bir fiil bulacaktır, gel gör ki bir hayli zaman önce modern psikiyatriye olan inancı yerle bir olmuş bu bünye kişisel deneyimlerini afili ancak kendisine ait olmayan tabirlere sıkıştırmaktansa tepe tepe kullanabileceği amiyane ifadeleri tercih ediyor.

Kişinin kendi benliğinden üçüncü şahıs gibi bahsetmesinin de nevroz listesinde bir adı vardır mesela ama ben bilmiyorum mesela. Neyse, bir oto-itiraf yazısını insan bilim 
tartışmasına çevirmenin alemi yok, esas meseleye geçiyorum.

*

Çok ama çoook uzun yıllar stabil bir kötümser olarak yaşıyorsun. Her şeyi kötü yanından görmek çok konforlu bir şey zira bir şeyleri elde edemeyeceğini düşünmek kaybın acısı gibi bir ihtimali ortadan kaldırıyor. Hasbelkader bir şeyler yolunda gitti diyelim, o zaman da eline geçen küçücük şeyler bile kişisel zaferler halini alıyor. Keyifleniyorsun böyle durumlarda ama allahtan kötümsersin ve bu keyif hali çabuk geçiyor. Çünkü biliyorsun ki bir "tesadüfi" iyilik genel olarak işlerin ters gittiği gerçeğini değiştirmez. Çünkü yıllar önce deklare ettiğin ve her fırsatta tekrar ettiğin motton her an aklında dönüyor: 

"Boşa umutlanmaktansa tamamen umutsuz olmak her daim daha konforludur."

Ne kadar da zekice değil mi?!

Fakat sonra bir zaman geliyor. Ne zaman ve ne şekilde geldiği önemli değil, herkesin kendi travma dozuna göre bir şeyler geliyor işte... Şahsi hikayeler farklı ama sonuç hep aynı: Bir şeyler seni saklandığın kötümserlik kabuğundan çıkmaya zorluyor.



İşte ne oluyorsa ondan sonra oluyor. Manasızca daha duygusal oluyorsun mesela. Manasızca bir şeylerden mutlu olmaya başlıyorsun. Mutlu olma virüsü bir anda tüm benliğini sarıyor, daha fazlasını istemeye başlıyorsun. İçinde bir iyimserlik çiçeği tomurcuk patlatıyor ve hızla, rengarenk açmaya başlıyor. Renklerine hayran olup onun yetişmesini izlemeye başlıyorsun. Kötümserlikle örülmüş kabuğun hızla eriyor, hayatın karşısında her an daha çıplak kalıyorsun. Artık dışarıdan gelecek her darbeye daha açıksın ama manasızca kendini daha güçlü hissetmeye başlıyorsun. Dünyanın renkleri belirginleşiyor, her şey daha bir 'gerçek' oluyor sanki... Seni o zamana tanıyanlar dengesiz davrandığını düşünmeye başlıyor ki bir yere kadar haklılar da: Kötümserliği durağanlığından iyimserliğin gitgellerine gark oluyorsun çünkü. İçindeki duygu barometresinin ibresi çılgınca bir sağa, bir sola yatıp durmaya başlıyor. Kötümserlik arada kendini hatırlatır gibi olduğunda alışkın olmadığın biçimde sarsılıyorsun ama içindeki iktidarı çoktan sona ermiş: Olumsuza temayül ne zaman bir 'karşı devrim' atağına geçecek olsa, iyimserlik imdadına yetişiveriyor.

İşte böyle bir oraya bir buraya savrulup duruyorsun kendi içinde. Lafı niye uzatıyoruz yahu, basbayağı dengesizin teki oluyorsun! Ama buna rağmen hayattan keyif almaya başlamışsın bir kere, kötümserlik dikenli konforuna ne kadar davet etse de oralı olmuyorsun, olamıyorsun.

Belki de deliliktir bu. Belki de delirmek budur. Belki de bu hayatın en güzel özgürlüğü delirmektir, kimbilir!

Sonsöz: İşbu yazı tüm stabilizasyon manyağı psikoloji profesyonellerine adanmıştır.

Alıntı


"(...)Hayatta bazı anlar vardır.  Tüm o yaşam gailesinin içinde, büyük bir tesadüfilik ve dahi alakasızlık silsilesi ile günün ortasında beliriverirler. Çoğu zaman sadece kendi işlevini yerine getiren ve ne yaptığının farkında bile olmayan şeyler veya insanların yarattığı anlardır bunlar. Yine de öylesine meydana geliveren varlıkları o anda orada olan bazıları için öyle büyük bir anlam taşır ki, o kişiler sanki yüzyıllardır peşinden nice canları felakete sürüklemiş büyük bir sırrı çözmüşçesine ferahlamış hissederler kendilerini. 

O küçücük ve alakasız gibi duran tesadüfi karşılaşmalar, bazen çok büyük dehşetlerin çözüm anahtarıdır, görmeyi bilen yüreklere."

İtaat

Sevgili beyin,
             dırdırı kes cicim.
Sevgili kalp,
             he oldu, başka derdin?!

Kıssadan hisse

"Erdemlerimiz, özgür, değişken, kullanımı daimi şekilde bize ait şeyler değillerdir; zihnimizde erdemlerimiz, karşılaştığımızda kendilerini harekete geçirmeyi görev bildiğimiz olaylara öyle sımsıkı bağlanmıştır ki, karşımıza farklı nitelikte bir olay çıktığında, gafil avlanır ve bu erdemlerimizi kullanabileceğimizi aklımıza bile getirmeyiz.


Marcel Proust, "Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde"

Richard Dawkins der ki...

"...Kişinin kendi türünün üyelerinin başka türlerin üyelerine kıyasla özel ahlaksal değer hak ettikleri duygusu eski ve derindir. Savaş zamanı dışında, insan öldürmek genelde işlenebilecek en ciddi suçtur. Bizim kültürümüzde daha da şiddetle yasaklanmış bir tek şey var o da insan yemek (ölmüş bile olsalar).

Bununla birlikte, başka türlerin üyelerini yemekten hoşlanıyoruz. Birçoğumuz, canilere bile ölüm cezası uygulanması düşüncesinden iğrenirler, öte yandan da ılımlı "hayvan zararlılarının" yargılanmaksızın vurulmasını neşeyle desteklerler. Aslında, diğer zararsız türlerin üyelerini zevk ve eğlence için öldürürüz. İnsansı duyguları bir amipten daha fazla olmayan bir insan dölütü, yetişkin bir şempanzeye gösterilenden çok daha ileri bir saygı ve koruma altındadır. Yine de, şempanzenin duyguları vardır, düşünür ve -son deneysel kanıtlara göre- bir çeşit insan dilini öğrenebilir. Dölüt ise kendi türümüze aittir ve bu nedenle özel hak ve ayrıcalıklarla donatılır."

(Gen Bencildir, II. Bölüm)

Kopardığı yaygarayla var olmayan bir kürtaj tartışmasını çıkartan ancak sokak hayvanlarını umursamaz politikalarla harcamaya hazırlanan politikacılarımıza selam olsun.

Aşk yolu


Aşağıda görmekte olduğunuz şekilsiz görsel, benim itunes listemden bir kesit. Sıralamayı bilinçli olarak yapmadım, şarkıları harf sırasına dizince böyle bir görüntü oluştu. İngilizce bilenlerin hemen fark edeceği gibi 'Let' serisini baştan aşağıya okuduğunuzda, ortalama bir ilişkinin gidişat raporu çıkmakta dostlar.

Buyrun bu da İngilizce bilmeyenler için şarkı başlıklarının (sırayla) naçizane çevirisi:

'Hadi dans edelim'
'Hadi evlenelim'
'Hadi ciddileşelim'
'Hadi bir araya gelelim'
'Hadi tüm yolu katedelim'
'Hadi buna aşk diyelim'
'Hadi hatırlanası bir gece olsun'
'Hadi -mış gibi yapalım'
'Hadi birlikte kalalım'
'Hadi eski moda bir yoldan gidelim'
'Hadi birlikte çabalayalım'

ve final yürüyüşü:

'Mahçup ediş'
'Bırak gitsin'
'Bırak ağlasın'
'Varsın olsun' (8 kez, her telden, ısrarla)
'Takma kafaya' (en az 2 kez)


Adam demişken...

Uçan spagetti canavarı tüm dişi kullarını ıssız adamların şerrinden korusun.
Dinimiz amin.


Edepsiz aklın etimolojik çöküşü


En başından tüm okurları uyarayım, birazdan okumaya başlayacağınız bu yazı eser miktarda ayıp kelime içermektedir. 

Ama bildiğiniz anlamda değil, valla bak.


Az önce bir yazı okurken 'sik' kelimesinin etimolojik kökenine dair bazı detaylara denk geldim. Meğersem bu Türk argosunun en bir 'baba' en bir 'erkek' en bir 'ağır' kelimesi, Öztürkçe'deki siy kökünden gelirmiş ki, onun da manası 'işemek' imiş. Yani anlayacağınız, güzide dilimin en 'erkeklik' içeren kelimesinin esas manası, aslında 'işeme organı' gibi, gayet anatomik ihtiyaçlara yönelikmiş. Hatta handiyse cinsiyetsiz, böyle sidikten bir kelimeymiş ya la?!

Sonra gaza geldim, bir diğer popüler erkeklik belirtir kelime olan çük nereden gelir bakayım dedim. Meğersem o da Farsça olup, 'küçük sopa' manasında değil miymiş?! E, hani bizim adamların o kadar övündükleri kudretlerinin manadaki kökenleri? 

Yüce Türk erkekleri, işeyen küçük sopalardan mı ibarettir yoksam!?!

Neyse telaşa kapılmayıp biraz daha araştırayım dedim. Sonra aklıma bir diğer meşhur kelime geldi: 

Pipi Fransızca kökeniyle 'çocuk dilinde erkeklik organı' demekmiş efenim. Yani evet, çocuk dilinde de olsa 'erkeklik' bildiren yegane kelimemiz pipi imiş meğersem.

Üzgünüm beyler!


İlk yayından sonra akla gelen bir başka kelime için ekleme:

Tüm bu kökensel gerçeklerin karşısında 'penis'in gücüne sığınmaya çalışan sevgili erkeklere bu kelimenin de erken dönem Latince'de 'kuyruk' anlamına geldiğini bildirir, gözlerinden öperim.


Toz

Kapılarım açık, rüzgar doluyor içeriye.
Kapılarım bir gün kapanacak,
binlerce yıllık tozlanmışlığın üzerine.

Bir gece yine sıkılıyorum...

Geçen gece uyku tutmadı, aklımdan şarkı yazayım bari dedim.

Melodi zaten tırttı, sözlere yükleneyim dedim.

Aklım bana dedi ki, 'Sevdiğim sen olsaydın, sevişmek ibadetim olurdu.'

Pek hoşuma gitti, afili laflar bulabilmenin cilalı tatminiyle dünyanın en rezil kabuslarına daldım.

Sabah kaldığımda baktım ki meğer sözlerim de kofmuş, bundan kabuslarımı geciktirmemeye karar verdim.



Bu kadar. bitti.

Bir-sen-bil-sen

İnsanın görmeyi bilmeyene vermesi çok fena,
gönlünü...