Ruh halleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ruh halleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

"Kadın ruhundan" ricamdır



Sevgili hemcinslerim,

Sizleri anlamakta genel olarak güçlük çektiğimi, zaten büyük çoğunluğunuz biliyor. Bu kadar büyük bir kitleyle iletişemediğime göre olasılıkla sorun bende; bu konuda hiiç bir itirazım yok. Gelin görün ki, aynı dünyada yaşıyoruz ve bir şekilde orta yolu bulmamız gerekiyor. 

İşte belki bu durumu çözüme ulaştırabiliriz diye, bir istirhamda bulunmak istiyorum: Duygu ve düşüncelerinizi imalarla anlatmaktan vazgeçin ne olur! İkna olmam adına, lafı ötesinden berisinden dolandırarak anlatmaktan vazgeçin ne olur! Ben düz bir insanım; uzuun uzuun kurduğunuz cümleleri takip edemiyorum. Sonra lafın neresinden tutabilirsem o kadarcık mana ile ortada kalakalıyorum. 

Son tahlilde; bir şeyleri sonuca ulaştırmak için benle konuşmayı göze almışsınız. E demek ki öyle ya da böyle konuşulabilen bir insanım; belli bir mantık seviyesinde olduğumu kabul edip kendinize muhatap görebilmişsiniz. Ne düşünceniz varsa lafı uzatmadan açık açık söyleyin, uyuşursak ne ala. Uyuşmazsak da oturur konuşuruz, uydurmaya çalışırız.

Uymayacak gibiyse de kabullenmeye çalışırız; ne olacak sanki?


Bir de, şu nazik öfkenize değinmeden geçemeyeceğim:

Nezaket cümlelerine sığınan ithamlarınızı bir kenara bırakın ne olur. Kızdıysanız, bunu anlatın. Gerekirse kavga ederiz; en fazla içimiz soğur ne olacak? Eğer hakkımdaki duygularınız şiddet içerikli ise, laflarınızı istediğiniz adabı muaşeret sosuna batırmayı deneyin, ben ana temayı kapıp yine de heyheyleniyorum zaten. Varacağım nokta aynı olduktan sonra, o kadar meşakkatli laflarla kendinizi yormanıza ne gerek var? Niyetiniz kabayken cümleleriniz nazik olsa ne yazar? Ben söyleyeyim ne yazacağını; kişilik hanenize kocaman bir "RİYAKAR" yazar.

Velhasıl, yormayalım birbirimizi. Düz olun. Ne anlatmak istiyorsanız onu anlatın. Övmek istiyorsanız övün. Dövmek istiyorsanız şansınızı deneyin! Sonra ben okşanıyor muyum, dayak mı yiyorum anlamaya çalışırken mevzuyu kaçırıyorum, o kadar lafın sonunda hiçbir şey anlatamamış oluyorsunuz.

Günah. Gerek yok. Valla bak.

Varsayım

Bence paralel evrende baya mutluyuz...

İtaat

Sevgili beyin,
             dırdırı kes cicim.
Sevgili kalp,
             he oldu, başka derdin?!

Bir gece yine sıkılıyorum...

Geçen gece uyku tutmadı, aklımdan şarkı yazayım bari dedim.

Melodi zaten tırttı, sözlere yükleneyim dedim.

Aklım bana dedi ki, 'Sevdiğim sen olsaydın, sevişmek ibadetim olurdu.'

Pek hoşuma gitti, afili laflar bulabilmenin cilalı tatminiyle dünyanın en rezil kabuslarına daldım.

Sabah kaldığımda baktım ki meğer sözlerim de kofmuş, bundan kabuslarımı geciktirmemeye karar verdim.



Bu kadar. bitti.

Git kendini çok sevdirmeden...

Sevgili depresyon,

Giderken ardına bile bakmadan cehennem olabilirsin, umrumda değil. Velakin rica edeceğim, gelmeden önce bir haber ver de bari üstümü başımı toplayayım.

Bir insan her seferinde hazırlıksız mu yakalanır be!

Üşütük poponun akıl yarılmaları

Bilinçaltımın derdini anlatmak için seçtiği yollar bir acayip. Hatta bazen gerçekten bir şeyler anlatmak mıdır arzusu yoksa sadece dalga geçmek mi, karar veremiyorum. Mesela üşüyüp de bir türlü uyanamağımda, derdini anlatmak için ergenlik dönemimden bir ismi kullanabiliyor; hem de en olmadık biçime sokarak!

Efendim az sonra okuyacağını metin tamamen gerçek bir rüyanın kaydını içeriyor olup, Başrolüne Acil Servis grubunun solisti Ertan Kızıltan bulunmaktadır. Evet.

(Bu arada kendisinden bu noktadan sonra "Ertan" diye bahsedeceğimi belirtmek isterim. Eh, rüyamda bile görecek kadar samimi bulmuşum adamı, bu kadarcık hakkı çok görmeyin artık bana...)


***

Güya gece uykum kaçmış, kalkıp televizyonu açıyorum. Açtığım kanalda siyah beyaz bir klip çıkıyor karşıma.

Önce Yonca Evcimik'i görüyorum üzerinde bikinisi ve de pareosuyla. 'Enee gene albüm çıkarmış' diye düşünürken böyle uzun saçlı, hafiften Meat Loaf havalı bir esas oğlan giriyor kareye; üzerinde beyaz sıfır kol tişörtü, siyah dizaltı şortu ve de elinde sallanan tenis çantası ile. Önce 'yav Ertan değil mi bu' diye düşünüyorum ancak bol grenli görüntü yüzünden ilk bakışta emin olamıyorum: Bu arada aklımla beraber görüntü de gözetleme moduna giriyor, kapı aralığından alınan bir kadrajla ikilinin yazlık bir mekanın açık hava barında buluştuğunu görüyoruz. Ertan bizim kendisini gözetlemekte olduğumuzu fark edince şöyle bir elini kaldırıp hafif mahçup fakat yine de cool bir havayla 'evet ben düşündüğün kişiyim, bunu yapmak da varmış kaderde' anlamına gelen bir işaret yapıyor. Yani evet, rüyamda popçu yanını epeyce yüksek bir tevekkülle kabullenmiş görünmeye çalışıyor kendisi!

Tabii bu arada şarkının introsu devam ediyor ve de ekranda,

'ULTRASESS/ Bana Yeter
Söz - Müzik: Ertan Kızıltan

yazısı hasıl oluyor. Ben 'Ya Ertan ne zaman Acil Servis'ten ayrılıp böyle işlere girişti, hala gruptaysa öbürleri uyarmadı mı diye düşünürken şarkı giriyor. Pek aşina olduğum bir melodi, hatta sözleri bile biliyorum; Meğer bir süredir radyoda madyoda dinler de dikkat etmezmişim kim olduğuna. 

-Bu arada melodide 'The Future Never Dies'dan çok şiddetli bir esinlenme olduğunu da belirtmem lazım: üşürken anca bu kadar yaratıcı olabiliyorum, kusura kalmayın. Fakat sözler pek bir özgün, aşkta tevazu gerektiğine dair bir şeyler anlatıyor. Yani evet, ben betimlemeyi yapana kadar klip neredeyse yarılandı bile: Yonca Evcimik ile Ertan Kızıltan birbirlerinin gözlerinin içine baka baka bir aşk şarkısında düet yapıyorlar!

Ben önce 'Acaba orta yaş krizi falan mı geçiriyor adam' diye düşünüp ipucu yakalamak için biraz daha izlemeye çalışıyorum; ancak liseyi 'Rock'çıyız o'lum, Acil Servis dinliyoruz her'alde' havasını atarak geçirmemi sağlamış grubun solistini böyle bir halde görmeye daha fazla tahammül edemiyorum; portmantodan montumu ve çantamı kaptığım gibi bizzat kendisini bulup hesap sormak üzere Kadıköy sokaklarına atıyorum kendimi.

Neredeyse koşar adım geçiyorum Barlar Sokağını ve kendisini Rexx Sinemasının önünde yere tezgah açmış incik-boncuk satarken buluyorum. 'Ertan Kızıltan sen misin' diye soruyorum önce FBI ajanı edası bir soğuklukla; 'evet' cevabını aldığımda ise üzerimdeki küstahlık yerini bir tür çaresizlik ifadesine bırakıyor. Şöyle bir eğiliyorum çömeldiği yere doğru ve 'Ya abi' diyorum; 'Anlıyorum hayat zor para kazanmak lazım. Ya da hakikaten içindeki popçuyu keşfettin; ama Birkaç İyi Adam mısın sen, Yoncimik'le ne işin var?'  

Ertan anlamaz gibi yüzüme bakarken ben esas derdimi söyleyiveriyorum:

"Üstelik nasıl olduysa yakışmış sesleriniz, bu yaşımdan sonra Yonca Evcimik mi sevdireceksin bana?!"


Kendisi ağzını bile açmadan 'Dinleme o kadar şikayetçiysen' diyor şöyle umursamaz bir bakış atarak; fakat bundan sonra ne dese umrumda değil zaten: Ben Yoncimik'in sesinden zevk almış olmanın utancını bizzat müsebbibinin yüzüne haykırmanın ferahlığı içinde oradan ayrılıp evimin yolunu tutuyorum.

Yürürken akşam üzeri yağan sıkı yağmur sayesinde yolların sırılsıklam olduğunu ve Ertan'ı aramak için kendimi sokağa atarken ayakkabı giymeyi unuttuğumu fark ediyorum (bir tarafın açıkta kalmasının nişanesi böyle beliriyor rüyamda). Önce 'Yahu doktor üşütme kendini sakın dedi ben çıplak ayakla sokakta dolanıyorum, ne ayak' diye düşünürken ardından 'Amaan ev iki adımlık yol zaten, bir şey olmaz' deyip üşüme endişesini başımdan savıyorum. Hem zaten, dayanılmayacak bir soğuk da yok yolda izde.

***

Ben bu düşüncelerle yol alırken yanımda temiz fakat hafiften kaymış yüzlü bir oğlan belirip ilerideki bir bakkalı işaret ediyor ve 'Bana oradan ot alsana abla yaa, hiç kalmadı bende' diyor. Alenen 'ot' parası isteyebiliyor olmasının şaşkınlığı ve de hafiften tırsaklığı içinde elimi cebime atıyorum, 'Ben anlamam kardeş o işlerden, al bütün paramı ne istiyorsan kendin hallet' deyip başımdan atmaya çalışıyorum. O ise avcuna döktüğüm paralara alaycı bir gülüşle bakıp 'Beni yanlış anladınız, sizin paranıza ihtiyacım yok' diyor ve parayı elime tutuşturup arkasını dönüp gidiyor. Bu kez aniden ayılan yüzünün esasında pek bir güzel olduğunu ve de haza beyefendi bir nezaket içerisinde hareket etmesinin şaşkınlığı içerisinde arkasından bakakalıyorum.

Ama çok da bakamıyorum; malum ayakkabılarım yok ayağımda ve ben görmezden gelmeye çalışsam da üşüyorum. Daha fazla duraksamadan hızla istikameti yeniden eve çeviriyorum.

Eve doğru giderken bu kez 'Ya ben anneme çıktığımı haber vermedim, gecenin bu vakti kalkıp da beni göremezse panik olur' diye düşünürken bir yanım 'Amaan bu saatte niye uyansın' diyerek içimde yavaş yavaş yükselen telaşı bastırmaya çalışıyor. Velakin başarılı olamıyor; zira ablamların sahur vakti ('sahur' vakti!?!) Ankara'dan geleceklerini ve bu nedenle annemin kalkıp onlar için hazırlanmaya başlayacağını hatırlıyorum.

Telaşımı bu kez 'Bu yaşında ne bu anne korkusu len, en fazla eve sağ salim vardığını görünce sakinleşir işte' diyerek bastırmaya çalışıyorum ancak adımlarım neredeyse koşma hızını yakalamış. Tam caddeye çıkmışken ablamın ağlayan sesini duyuyorum ve onların çoktan geldiğini, annemin çoktan beni bulamayınca panik dalgasının içine düştüğünü ve ablamın da hemen dalgaya kapıldığını, enişte beyin de bu dalgada ablamı yalnız bırakmamak için peşine takıldığını anlıyorum.

Arkamı döndüğümde ablam yedi aylık göbeğini hoplata hoplata bana doğru koşuyor yanında enişteyle; fakat enişte bey nasıl gaza geldiyse aniden depara kalkıp ablamı geride bırakıyor ve yanımdan hızlıca geçip belirsiz bir noktaya doğru son hız koşmaya devam ediyor. Ablam, ağlayan sesi ve zıplayan göbeği ise yanıma gelip duruyor. Şöyle bir göz göze geliyoruz ve şarlama noktasına vardığımızı anlayınca canım sıkılıyor. Bir pop şarkısından zevk almanın utancına yenilişim yüzünden işleri karıştırdığımı anlayıp darlanıyorum. 

Ve işte o anda ne oluyorsa oluyor; ani bir biçimde aslında rüyada olduğumun dilersem uyanarak azar işitmekten kurtulabileceğimin idrakine varıyorum.

İçimde bu ani idrakın ferahlığı ile uyanıp, ısınmaya çalışırken girdiği tuhaf büzüşme pozisyonu ile nefes alamaz hale gelmiş bedenimi yatağın bir köşesinde buluyorum (Beyin henüz yatağa varamadı, birkaç saniye müsaade lütfen). Önce sırt üstü yatıp saçmalıkta absürd komedi tadını yakalamış rüyamı düşünüyorum gülerek. Ardından rüyada da olsa o kadar macera sayesinde yalan olmuş uykuya dönmeye çalışmak yerine bilgisayarın başına geçip olan biteni yazmaya koyuluyorum, kişisel tarihime anlamsız bir çizik daha atmak adına...

İçimden Kelimeler Geçiyor...



İçimden kelimeler geçiyor: Geçtikçe büyüyorlar içimde; büyütüyorlar beni geçerlerken. Başkalaşıyor herkesin doğru bildiğini varsaydıkları sesleri içimde; sanki kristal bir şarap kadehinin ince tınısı gibi narinleşiyor en haşinleri bile. Başkalaştıkça özünü buluyor, bende özünü buldukça benim oluyor kelimeler, seviniyorum buna. Okşuyorum kelimelerimi, ben onları sevdikçe daha bir rahatlıyorlar, atıyorlar zırhlarını üzerlerinden; diğerlerinden geçerken her çirkinleştiklerinde saklanmak için büründükleri zırhlarını.

Çırılçıplaklar şimdi, nasılsalar aslında öyleler sadece...

İçimden geçiyor kelimeler, hayatı anlatıyorlar bana olabildiğince sakin; hayatı ve beni. Onlar anlattıkça ben seviyorum dillerindeki, seslerindeki beni; benim oluyor söyledikleri her şey ve ben oluyorum onlarla beraber.

*

Kelimeler geçmek istiyor içimden ama bu sefer izin vermiyorum geçip gitmelerine. Açıyorum onlara yüreğimin en güzel köşesini, rahat etsinler ki hiç gitmesinler diye. Kelimelerime önden eşlik ediyorum gösterirken en aydınlık, onlar gelene kadar varlığını bile unuttuğum yeri içimdeki. Açıyorum kapıları önlerinde; havada uçuşan toz bulutlarına bakıyorlar şöyle bir. Anlıyorlar ki orayı açan anahtar da onlardır ve onlarındır aslında, o odacıkla birlikte. Anlıyorlar ki cesaret edememişim oraya girmeye, onlar gelmeden önce. Yüzüme bakıyorlar gülümseyerek, gözleriyle seviyorlar beni. Hiçbir şey söylemeden, sadece gözleriyle seviyorlar, çünkü biliyorlar ki yürek adına söylenen her söz, sese büründükçe kaybeder aslını, kopar benliğinden. Biliyorlar ki kelimelerle değil, yürekle sevilir bir insan; yürek dediğin de gözlerle anlatır derdini, dudaklarla değil.

Ve biliyorlar ki bu her şeyden çok kelimeleri seven can, en çok da onlardan korkar; onların gücünden ve ama en çok güçsüzlüğünden. Bu yüzden gözleriyle seviyorlar beni hiçbir şey söylemeden, gözyaşlarıyla anlatıyorum bunların hepsini onlara. Anlıyorlar.

Kelime olmanın ne demek olduğunu, kelimelerden iyi kim bilebilir ki zaten!

Kelimelerim içimde artık, yüreğimin en güzel köşesinde. Yıllardır onlar uğruna verdiğim her kavganın, katlandığım her sıkıntının farkındalar. Sanki şimdi özür dilemek ister gibi daha önce içimden geçmedikleri için, sanki “Bak bitti işte her şey, istediğin yerdeyiz; istediğin yerdesin” demek ister gibi kıpırdanıyorlar içimde heyecanla. İçimden seviyorum hepsini; her şeyden çok mutluluğa gebe bir kadının bebeğinin kıpırdanışlarını izlemesi gibi içinde, elimi gezdiriyorum üzerlerinde usulca. Tıpkı bir anne gibi hevesle bekliyorum benden beni tamamlayarak ayrılacakları günü ve hiç gitmesinler, hep içimde kalsınlar istiyorum; kalsınlar ki sonsuza kadar hissedeyim sevincin minik devinimlerini içimde. Karışıyor aklım, hayatımda ilk defa karışırken mutlu oluyorum.

Kelimelerim içimde artık, benle. Bende....

Sanrısal

Bazen kendimi ornitorenk gibi hissediyorum. Pek bir sözü edilen tuhaflığım doğamdan kaynaklı anasını satayım; sizin 'tuhaf' dediğinize ben 'hayat' diyorum!

Bak işte ornitorenk gibiyim diyorum size, yine tutamadım gagamı...

İsyanım var


Ekim ayında doğduğumu duyunca gözleri parlayarak 'Akrep misin' diye soruyor yeni tanıştığım bazı insanlar. Terazi burcu olduğumu öğrendiklerinde ise nezaketen bile gizlemeye çalışmadıkları bir hayal kırıklığı ifadesi ile konuyu değiştiriyorlar.



Bana şimdiye kadar bu soruyu sormuş ve gelecek zamanlarda soracak olanlara sesleniyorum: Evet, astrolojik açıdan sevişgen değilim, ne olmuş yani?!

Tarih Meleği


" Klee'nin Angelus Novus adlı bir resmi vardır. Bir melek betimlenmiştir bu resimde; meleğin görünüşü, sanki bakışlarını dikmiş olduğu bir şeyden uzaklaşmak ister gibidir. Gözleri, ağzı ve kanatları açılmıştır. Tarih meleği de böyle gözükmelidir. Yüzünü geçmişe çevirmiştir. Bizim bir olaylar zinciri gördüğümüz noktada, o tek bir felaket görür, yıkıntıları birbiri üstüne yığıp, onun ayakları dibine fırlatan bir felaket. Melek, büyük bir olasılıkla orada kalmak, ölüleri diriltmek, parçalanmış olanı yeniden bir araya getirmek ister. Ama cennetten esen bir fırtına kanatlarına dolanmıştır ve bu fırtına öylesine güçlüdür ki, melek artık kanatlarını kapayamaz. Fırtına onu sürekli olarak sırtını dönmüş olduğu geleceğe doğru sürükler; önündeki yıkıntı yığını ise göğe doğru yükselmektedir. Bizim ilerleme diye adlandırdığımız, işte bu fırtınadır."


Walter Benjamin, Pasajlar, 1. Bölüm, 8. Pasaj

Bir uykusuzun ‘rüya kayıtları’


Dakikalardır boş sayfaya bakıyorum. Aslında sayfa bile değil, bir tür beyaz kağıt üzerine yazdığınız sanrısı yaratan malum bilgisayar programı var ya, o işte. Çocukluğundan beri kedi bakan olan biri olarak, her bilgisayarın başına oturduğumda masamda biten kedimin hallerini anlatmaya kararlıyım. Gel gör ki, eş dostla sohbet ederken konuyu her seferinde kedilere getirme yeteneğine haiz olmama rağmen, iş yazmaya geldiğinde kilitlenip kalıveriyorum resmen. Umutsuzca bilgisayarımın yanına yayılmış kedime bakıyorum. Perde inmiş sağ gözünü şöyle bir aralayıp patisini caps tuşunun üzerine koyuyor, kendisinden bahsetmeye çalıştığımı ama beceremediğimi anlıyor sanki. ‘Boşver’ diyor bakışlarıyla, ‘Ben zahmet edip tamir ettirmediğin için her açtığında güveç kabı gibi ısınan bilgisayarının yanı başında mutluyum, hele bir de şöyle bir türlü erişemediğim kulağımın tam omzumla birleştiği yeri hafiften kaşısan, ben mutlusu yok dünyada.’ Sadece kelimelerle ikna olmayacağımı bilecek kadar uzun zamandır beraber yaşadığımızdan, keyfini ispatlamak için şöyle bir boynunu uzatıyor elimin yanına. Pes ediyorum artık; yazıya hayrım yok, bari kedimi mutlu edeyim... Taleplerine itaat gösterip, tam kulak altından hafifçe okşamaya başlıyorum. Ödülüm her zamanki gibi gürültülü mırlamalar tabii.

Günlük ilgi ihtiyacının giderildiğine ikna olduğunda, her balkondan düştüğünde bir dişini feda etmiş, sokakta geçirdiği çocukluk günlerinde aldığı şiddetli darbe yüzünden bir gözüne perde inmiş ve bir türlü tam olarak iyileşmemiş, ismiyle beraber ismine yakın sesteki her kelimeye heyecanla koşan 12 yaşındaki kedim, benim ihtiyar kızım masamdan yatağımın üzerine zıplayıp kıvrılıyor. İstediğini aldı nasıl olsa, ondan keyiflisi yok şimdi! Ben tekrar önümde bomboş duran sayfa bozuntusuna bakıyorum. I-ıh, bu gece hayal gücüm olabildiğince kesat; ben de yazı çabasından vazgeçip kedimin yanına kıvrılıyorum. Şöyle hafifçe kenara kayıyor ben yorganı kaldırıp da ona artık gitmesi gerektiğini anlatmak istediğimde, sonra gayet kendinden emin bir edayla kalkıp yorganın altına giriyor. Kararını çoktan vermiş, bu gece beraber uyuyacağız! Ben aklımda yarım kalmış işlerin sıkıntısıyla, bölük pörçük bir uykuya dalıyorum.

*

“Rüyamda lisemin yanından geçen caddenin tam köşesindeyim. Hava tipik bir Ankara sıcağı; göz kamaştıran bir sarı sıcak sarmış her yeri. Tam köşede, güya bir otobüs durağı varmış, yakın bir arkadaşımla o durakta oturmuş bir yandan sohbet edip diğer yandan otobüsün gelmesini bekliyoruz. O anda önümüzde kara kuru bir çocuk beliriyor. Kara kuru dediysem lafın gelişi değil, sanki güneşte fazla kalmış da kuruvermiş Amasya elması gibi; ufacık, rahatsız edici derecede zavallı ama bir o kadar da yapışkan görünümlü bir çocuk. Sinir bozan bir sırıtış ve ısrarla arkadaşıma elindeki sepetten yumurta satmaya çalışıyor. Arkadaşım zaten sıkılgan, hele ısrara hiç gelemez; bir türlü çocuğa yumurta almak istemediğini anlatamıyor. O bunaldıkça, çocuk daha çok sırıtıp daha çok ısrar ediyor. En sonunda ben, elindeki yumurtaları alırsam bizi rahat bırakacağını düşünüp, sepetinin tamamını almak istediğimi söylüyorum. Şöyle bir küçümseyerek bana bakıyor, eğer müşterisi bensem sırt çantasında taşıdığı diğer yumurtaları da almam gerektiğini söylüyor. Ben önce adil alışveriş hakkı üzerine bir nutuk çekiyorum, kar etmeyince de ayaklanıp çocuğun üstüne yürüyorum. Çocuk ben ayağa kalkınca daha bir ufak tefek görünüyor gözüme, üzerine yürüdüğümü anlayınca korkup iyice büzülüyor dehşetli bir suratla.

Ben tam zavallı bir çocuğu bu kadar korkuttuğum için üzülürken, arkadan benden biraz uzun, zayıf ama çevik görünümlü bir kız çıkıyor. O bir kenara büzülüveren çocuk, kızın geldiğini fark edince aslan kesilip efelenmeye başlıyor. Kızdan korkmama rağmen, sırf çocuğun başkasından aldığı güçle kabadayı kesilmesine sinirlendiğimden geri adım atmıyorum ve olan oluyor: Yumurtacı çocuk bir anda üzerime atılıyor ve kavgaya tutuşuyoruz.

Kavga dediysem öyle kedi yavruları gibi topak olup birbirimizi tırmaladığımızı düşünmeyin sakın! Benim elimde uzun, düzgün şekil verilmiş bir sopa beliriyor birdenbire ve ben çocuktan gelen tüm atakları bu sopayı kullanarak savuşturuyorum. Ama ne kullanma! Meğer benim pilates sınıfında böyle savunma dersleri de öğretiliyormuş; ben de bir tür ‘Son Hava Bükücü’ olmuş döktürüyorum! Bir yandan yaptığım afili hareketlere şaşarken, diğer yandan arkamı kolluyorum: Zira benim yumurtacının ekürisi elinde sivri bir bıçakla orada dikilmiş, bana saplamak için fırsat bekliyor. Ben bir yandan ondan sakınmaya, diğer yandan durup durup üzerime atılan çocuktan kurtulmaya çalışıyorum. Ve bir anda ortalık karışıyor: Çocuk son bir kez üzerime atılıyor, ben onu savuşturmak için söyle bir hareket yapıyorum ki, tehditkar kızla ikimizin arasında kalıyor: Kız ise kavganın çok uzadığına karar verip bitirme hamlesini yapmış ve bıçağını çekmiş ama heyhat! Bir anda bıçak kurtarmak istediği çocuğa saplanıyor ve çocuk oracıkta ölüyor. Hem ben hem de kız şaşkınlık içinde yerde yatan çocuğa bakıyoruz. O anda bir otobüsün üzerimize doğru geldiğini fark edip kaldırıma sıçrıyorum, kıza da kaldırıma çıkmasını söylüyorum ama o sadece boş gözlerle arkasına dönüp tam ona doğru gelen otobüse bakıyor ve... O da otobüsün altında kalıyor. Otobüs geçip gittiğinde ise ne o ne de çocuktan eser kalmamış...

Ben önce bomboş bir beyinle olay mahallini seyrediyorum bir süre. Aslında dolaylı yoldan katil olduğumu söylüyorum kendime; sonra da onların da beni öldürmeye çalıştığını hatırlıyorum. ‘Hayat için ne istersen, sana onu verir’ diyorum omuz silkerek: Can almak istersen, can verirsin...

*

Sıçrayarak uyanıyorum. Sıçramamla çoktan kolumun boşluğuna olabildiğince ergonomik bir biçimde kıvrılmış kedim de uyanıp bana bakıyor. Ardından bacaklarını yattığı yerde öne doğru esnetip, uykusuna geri dönüyor.
Ben ise beni umursamaz bir katil yapmış bilinçaltımın dehşetiyle başbaşayım o anda. Böylesine kan revan içinde bir rüyanın ‘ne ekersen onu biçersin’ tadında, alabildiğine derinlikten uzak bir Karma mesajı için tasarlanmış olamayacağını düşünüyorum. Rüyanın etkisinden kurtulabilmek için sırt üstü uzanıp gözlerimi açıyorum: Hava aydınlanmaya başlamış, dışarıdan yeni yeni uyanan kuşların sesi geliyor. Bu sabah şamatası biraz rahatlatıyor beni ama o anda aklıma çivi gibi batan bir başka düşünce tüm rahatımı bozuyor: Ben daha yazımı yazamadım! Sıkıntıyla duvara doğru dönüyorum, çocukluğumdan beri yatağım sağ yandan düşünme duvarıma dayalı halde uyurum ben. Duvarın göz hizamdaki noktasına odaklanıp düşünmeye başlıyorum: Bilgi Karasu’nun ‘Ne Kitapsız Ne Kedisiz’’inden bir alıntı yaparak başlayayım mesela, sonuçta bu yazıyı aslında hayat düsturumu özetleyen bu kitaba, ve elbette ki Karasu’ya teşekkür etmek için yazmak istemiştim ben! Yerimden kalkıp kitaplığa yöneliyorum ve en üst raftan, 15 yılın hırpalanmışlığını üzerinde taşıyan baskısını alıyorum elime. Okurken kendime yakın hissedip yanına mim koyduğum cümleleri tarıyorum şöyle bir, alıntılayacağım ya! Ama yok, o cümlelerin Karasu’ya ait olması fark etmez; fazlasıyla benim olmuşlar onca zaman içinde, paylaşmak gelmiyor içimden.

Bu arada güneş iyice yüzünü göstermeye başlamış, odamı o hiç hoşlanmadığım ısrarcı sabah güneşi dolduruyor. Güneşten kaçmak için, yeniden yorganın altına giriyorum. Bu kez de az önce gördüğüm rüyanın anlamsızlığı aklıma geliyor tekrar ve afakanlar basmış halde yerimden kalkıyorum.

Perdeleri sıkı sıkı kapattıktan sonra bilgisayarı açıp başına oturuyorum; düşünerek gelmeyen kelimelerin parmaklarıma dökülüvermesini umarak. Yok, ‘kedi’ dememle beraber kaçıyor bütün kelimeler, ne yapsam yakalayamıyorum.

Sonra aniden Adorno’nun ‘Rüya Kayıtları’ kitabını okuduğum zaman geliyor aklıma. Okurken, Adorno’nun bilinçaltını herkesin gözü önüne serecek kadar kendine güvenmesine hayran olmamı hatırlıyorum sonra. Ben yapabilir miydim acaba böyle bir şeyi? Rüyamı yeniden düşünüyorum ve birden kelimeler üşüşüyor beynime. Hevesle yazmaya başlıyorum, bu ay kedimi ve kitaplarımı anlatma sözü verdiğim dergimin, içinde kedi ve kitapların geçtiği bir rüya kaydını da kabul edeceğini umarak...

Dünyayı sıkıp rahatlarken...


Bazen düşünüyorum; gerçekten stresin yoğun olarak insanoğlunu etkilediği bir dönemde mi yaşıyoruz, yoksa yalnızca stres üzerine muhtelif ürün, yaşam tarzı vs. pazarlamaya çalışan ticari çark bizi stres altında olduğumuza ikna etmeye mi çalışıyor diye... Bunu stres bozukluğu teşhisi üzerine kendi rızası ile profesyonel yardım almış biri olarak soruyorum hem de: hakikaten sandığımız kadar kötü durumda mıyız?


Sağımız solumuz bize ne kadar beter bir hayatın içine düştüğümüzü anlatan kitaplar, reklam afişleri, broşürler ile dolu ne zamandır. Mesela benim yol boyunca tek bir ağacın bile olmadığı sokağıma inerken köşede her yanı metal çerçeve ile kaplı bir eczane var; o sevimsiz metal çerçevelerinin sokağa bakan yönünde 'sağlıklı yaşam adına doğayla bütünleşme'yi salık veren bir-tür-ilacımsının reklam afişi yer alıyor boydan boya. Söylememe gerek var mı bilmem, işbu reklam pazarlanan ürünün doğal hayatı tek yutumluk tabletler halinde kutulayıp sattıklarını ima etmeye çalışıyor. (Ama allah için, sayelerinde afiş grafiği olarak bile olsa sokakta yeşil tonları görüyor gözümüz.)

Tamam, ben çocukluğunu yemyeşil bir kasabada geçirmiş şanslılardan olduğum için belki, şehir hayatının bu betonarme sahtekarlığı gözüme daha bir batıyor. İnsanların yolda bir işle meşgûl olan birini gördüklerinde, tanıyıp tanımadıklarına aldırmaksızın 'kolay gelsin' demesini olağan sayan 'tuhaf'lardanım ben. Sabahları öğrencileri okula taşıyacak servis minibüslerinin homurtusuyla değil, horoz sesiyle güne açılmaya aşina kulaklarım. Ama yine de, içinde yaşadığımız kentlerin olanca hızıyla bizi doğalımızdan en uzağa fırlatırken bir yandan, öte yandan sırf bu betona sıkışıp kaldığımız için strese battığımızı söyleyip tedaviler önermesi çelişki değil de nedir? Hadi şehrin kalan son yeşilliğini tepeden gören, 'göğü en çok delen gökdelen' olmakla övünen rezidansınızın yirmi birinci katında, doktorunuzun tavsiyesi hayatınıza 'strese karşı metabolizma güçlendirici' vitamin takviyesini iki yudum suyla vücudunuza yollarken bunu da bir düşünün bakalım.

*

Bu kadar lafı, hepi topu iki liralık bir tür sünger top için sıraladığımı söylemem sizi şaşırtacaktır sanıyorum. Ancak okumaya devam ederseniz anlayacaksınız ki, bu minicik topun bana böylesine ukalalık ilhamı vermesi hiç de şaşılacak bir şey değil.

Şimdi, ben bu topu Kadıköy'ün pek de popüler olmayan bir kırtasiyesinin önünden geçerken gördüm. Hani ellerinden çıkarmak istedikleri ürünleri bir sepetin içine koyup kapıda pazarlıyorlar ya, işte bu da onlardan. Bu sıkmalık portakal boyundaki top 'stres topu' adıyla hayatımıza giren 'sık-bırak-rahatla' gibi oldukça basit bir mantık düzeninden yola çıkmış modern zaman oyuncaklarından biri. Artık anahtarlıkları bile çıkmışken, niçin üzerine bu kadar yazı döktürdüğünü soracak olursanız; eh artık sadede gelme vakti geldi sanırım, bu portakal kadar oyuncağın üzerinde paralel ve meridyenlerine kadar bir yerküre resmedilmiş durumda. Yani şöyle anlatayım, iki liralık dünyanızı sıkıp-bırakarak rahatlamayı vaad ediyor size!

Normalde başlı başına 'stres yumağı' bir karakterde olmama rağmen, stres giderdiği iddia edilen oyuncaklara pek itibar etmem. Ancak benim gibi, stresinizin esas nedeninin giderek özünden koparılarak yok edilen bir dünyada yaşamak zorunda kalmak olduğuna inanıyorsanız, daha fazla kar uğruna dünyanın sıkıp suyunu çıkaran ticari zihniyetin, size stres attırmak için dünyayı mıncıklama fırsatı vermesini de çok fena kafaya takıyorsunuz!

Aidiyet


Aynı bataklığın yaratıklarıyız...

Öyle bir günde doğmuşum ki...

Yaş krizindeyim; hem de öyle böyle değil. Bu sene 29'a girip, önümüzdeki beş yıl boyunca mümkünse o yaşta kalmak istiyorum; ya da en azından şu ruh halini atlatıncaya kadar!

İnsanların esas derdinin yaşlanma fobisi olduğunu düşünürdüm, yaşlarından şikayet ettiklerinde. Oysa şimdi anlıyorum ki, yapmak istediklerinizi gerçekleştirememiş olduğunuzu hissediyor ve amacınıza ulaşmanıza pek de yakın olmadığınıza biliyorsanız, yaşadığınız panik sağlamından "yaş krizi" haline geliyor. Allah muhafaza; bir de benim gibi doğum gününüze iki haftadan az bir zaman kaldıysa, o yaşadığınız her türlü iç kaos daha bir bastırıyor ve sırf bu durumdan kurtulmak adına her türlü gerekli-gereksiz konuya merak sarıyorsunuz. Ama malum, kafanızın bir yanı sizi bekleyen tarihe kilitlenip kalmış; haliyle sürekli doğduğunuz güne dönüp duruyorsunuz.

İşte ben de o dönüp durmalarımdan birinde, doğum günüm olan tarihi yani "18 Ekim"i tarattım ve o tarihte olanlar ile ilgili bir listeye ulaştım (Türkçe Wikipedia'dan). Hani benden başkasını ne kadar heyecanlandırır bilmem ama, yine de burada da paylaşayım dedim. İşte 18 ekim tarihinde olanlar:

1867 - ABD, Alaska'yı Rusya'dan 7,2 milyon dolar karşılığında alarak topraklarına kattı.
1892 - Chicago ve New York arasında ilk uzun telefon hattı açıldı.
1898 - ABD, Porto Riko'nun sahibi oldu. 1912 - I. Balkan Savaşı başladı.
1908 - Belçika Kongo Hür Devletini ilhak etti.
1912 - Trablusgarp Savaşı'nı sona erdiren Uşi Antlaşması imzalandı.
1920 - Türkiye Komünist Fırkası, Ankara'da resmen kuruldu.
1920 - Saimbeyli'nin kurtuluşu
1922 - İngiliz yayın kuruluşu BBC (British Broadcasting Company, sonradan British Broadcasting Corporation) kuruldu.
1936 - Atatürk, Ankara Hipodromu'nda at yarışlarını izledi.
1943 - Ulvi Cemal Erkin ve Necil Kazım Akses, Berlin'de başarılı bir konser verdi.
1944 - Sovyetler, Çekoslovakya'yı işgal etti.
1954 - Texas Instruments şirketi ilk transistörlü radyoyu üretti.
1959 - III. Akdeniz Oyunları Beyrut'ta yapıldı. Türkiye serbest güreş milli takımı 8 sıklette birinci oldu.
1967 - Sovyetler Birliği'nin fırlattığı Venera 4 uzay aracı Venüs gezegenine ulaştı ve Dünya dışında bir gezegenin atmosferini inceleyen ilk araç oldu.
1968 - Dünya Olimpiyat Komitesi, iki zenci atleti (Tommie Smith ve John Carlos) madalya töreni sırasında kara güç selamı verdikleri gerekçesiyle cezalandırdı.
1976 - Başbakan Süleyman Demirel, Fırat nehri üzerindeki Karakaya Barajı ve hidroelektrik santralının temelini attı.
1977 - Filistin'li gerillaların Somali'nin Mogadişu havaalanına kaçırdığı Lufthansa yolcu uçağını basan GSG-9 Alman anti-terör timi, korsanları öldürüp 86 rehineyi kurtardı.
1979 - Balgat katliamının iki sanığı Mustafa Pehlivanlı ve İsa Armağan idama mahkum edildi. 10 Ağustos 1978'de Ankara Balgat'ta solcuların gittiği 4 kahve taranmış, 5 kişi ölmüş, 11 kişi yaralanmıştı.
1982 – 574 sanıklı Ankara Dev-Yol davası başladı: 186 kişi idam istemiyle yargılanıyor.
1988 - Tuzla'da 7 Ekim’de Türkiye İşçi Köylü Kurtuluş Ordusu (TİKKO) üyesi olduğu öne sürülen dört kişi öldürüldü. Olaya karışan 16 polise 56'şar yıl hapis cezası istemiyle dava açıldı. 1989 - Doğu Almanya lideri Erich Honecker istifa etti.
1991 - Azerbaycan, Sovyetler Birliği'nden bağımsızlığını ilan etti. İlk defa 28 Mayıs 1918'de bağımsız olan dünya Azerileri, bugünü "Cumhuriyet günü" olarak kutluyorlar.
1993 - Yunanistan'da Andreas Papandreou'nun ikinci başbakanlık dönemi başladı.
1996 - Gazeteci Metin Göktepe'nin gözaltında dövülerek öldürülmesiyle ilgili dava Aydın'da başladı. 1996 - Yargıtay, Yaşar Kemal'e verilen 1 yıl 8 aylık hapis cezasını onadı.
2002 - Fildişi Sahili'nde bir ay süren çatışmaların ardından isyancılarla hükümet birlikleri arasında ateşkes yürürlüğe girdi.
2007 - Eski Pakistan başbakanı Benazir Butto, 8 yıllık sürgünün ardından döndüğü ülkesinde bombalı bir saldırıya hedef oldu. 126 kişinin öldüğü ve 248 kişinin yaralandığı saldırıdan Butto yara almadan kurtuldu.

Bu listeden de görüldüğü üzere, 1980 yılının 18 Ekiminde, benim doğumum dışında kayda değer bir gelişme yaşanmamış! Bir de aynı gün doğan insanlar varmış benle:

1405 - II. Pius, papa (ö. 1464)
1663 - Savoy Prensi Eugen, Avusturyalı general (ö. 1736)
1822 - Mithat Paşa, Osmanlı devlet adamı (ö. 1884)
1862 - Mehmet Esat Bülkat, Türk asker ve yazar (ö. 1952)
1920 - Melina Mercuri, Yunan sinema oyuncusu ve eski kültür bakanı (ö. 1994)
1925 - Ramiz Alia, Arnavut siyasetçi
1926 - Klaus Kinski, Alman sinema oyuncusu (ö. 1991)
1926 - Chuck Berry, ABD'li müzisyen
1927 - George C. Scott, ABD'li sinema oyuncusu (ö. 1999)
1939 - Lee Harvey Oswald, ABD'li suikastçi (ö. 1963)
1945 - Yıldo, Türk şovmen, futbolcu
1948 - Neşet Ruacan, Türk caz müzisyeni
1956 - Martina Navratilova, Çek tenis oyuncusu
1960 - Jean-Claude Van Damme, Belçikalı sinema oyuncusu
1965 - Petra Schersing, Alman atlet
1971 - Ana Beatriz das Chagas, Brezilyalı voleybolcu
1972 - Kurt Caceres, ABD'li sinema oyuncusu
1978 - Dağhan Külegeç,Türk Oyuncu
1980 - Birsen Bekgöz, Türk atlet
1987 - Zac Efron, ABD'li aktör

Heheeyt, Papa II. Bius ve Chuck Berry ile aynı gün doğmuşum meğer! Ancak müsaade ederseniz, Yıldo ve Jean Claude Van Damme konusuna girmek istemiyorum.

Bir de bu tarihte ölenler var elbette. Her ne kadar şu sıralar bir gün öleceğim gerçeğini düşünmek istemesem de, onların da isimlerini verelim.

1871 - Charles Babbage, İngiliz matematikçi ve mucit (d. 1791)
1931 - Thomas Edison, ABD'li bilim adamı (d. 1847)
1949 - Enis Behiç Koryürek, Türk şair (d. 1892)
1955 - Jose Ortega y Gasset, İspanyol filozof (d. 1883)
1957 - Hüseyin Cahit Yalçın, Türk gazeteci ve yazar (d. 1875)
1978 - Ramon Mercader, Leon Troçki'nin suikastçisi (d. 1914)
2000 - Julie London, ABD'li sinema oyuncusu ve şarkıcı (d. 1926)

Her ne kadar ortaya çıkmasına sebep olduğu "sembol" nedeniyle kendisine kırgın olsam da, beni mum ışığından kurtaran Edison doğum günümde ölmüş iyi mi...

Ey doğduğum güne binlerce yıldır bildiğim ve bilmediğim bir dolu olayı sığdırmış dünya, duy sesimi! Şu garibe de biraz yol aç da, 29 yaşından çıksın artık!!!