Toplum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Toplum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Yeni bir umut doğarken...

İki gündür Türkiye Cumhuriyeti tarihinin belki de en anlamlı direnişlerinden birine şahit olduk. Bu ülke belki tarihinde ilk defa, yönetimin siyasi kimliğinden bağımsız olarak takıntığı haksız tutuma karşı tepki gösterdi. Öyle ki, rasta saçları, dövmeli kollarıyla Harley motosikletinin üzerinde yardım dağıtan bir hayli 'şehirli' gençlerle bıyıklı, yağız Anadolu erkeği 'Hüseyin abi'lerin gülüşerek tokalaştığına şahit olduk. İnsanlar ilk defa bir şeye karşı çıkarken yardıma koşanlara 'Bizden değilsin' demedi, uzatılan her eli seve seve kabul etti.

İki günde tarih yazıldı mı bilmem ancak inanıyorum ki tarihin yeni baştan yazılması için en önemli adımlardan biri atıldı.

Off... Anlatacak şeyler çok, nereden başlamalı ki?

Türkiye gerçek anlamda demokrasiyi hiçbir zaman tatmamış ancak üniformik bir anlayışla kendisine diretilen demokrasi modelini kanıksamış bir ülke. Belki yüzyıllar boyu süren 'tek adam' yönetimi geleneğimizden ötürü, kendi oylarımızla seçip başımıza getirdiklerimiz başımızı yediğinde bile gerçek anlamda tepki göstermektense 'kendim ettim kendim buldum' deyip haksızlığı sineye çekmek adetimiz. Lafı uzatacak değilim, bu ülkenin evlatları olarak yaklaşık 100 yıldır yaşananları hepimiz biliyoruz.



Üçüncü iktidar dönemini halkına karşı küstahlaşarak, 'ben yaptım oldu, siz de itaat edeceksiniz' zihniyetiyle sürdüren AKP hükümeti sanırım hayatının en büyük şoklarından birini geçtiğimiz hafta ve özellikle 31 Mayıs - 1 Haziran tarihlerindeki olaylarla yaşadı. 'İstediğimi yaparım, homurdananlara da muhteşem laf ebeliği yeteneğimle iki laf çakar sustururum' zihniyeti kanımca neye uğradığını şaşırdı.

Tek şaşıran o değildi elbette... Üst üste yaşanan skandal niteliğindeki siyasi karar ve sonuçlara karşı yaşanan toplu sessizlik nedeniyle umudunu iyiden iyiye karanlığa gömmüş olanlar da önce yaşananlara inanamadı. Sonra o yılların karanlığından bir tomurcuk doğdu, ismi de 'belki hala bir şeyler değiştirilebilir' oldu. İnsanlar siyaset üstü ve son derece kıymetli bir enerjiyle bir araya gelip devlet eliyle yaşanan bu despotluğa isyan etti.

Buradan fiziki devrim çıkar mı? Hiç sanmıyorum. Hiçbir zafer iki günde kazanılmaz. Ancak biliyorum ki bu yaşananların verdiği umut, başka dönemlerde haksızlıklara karşı çıkma gücünü de verecek. İnsanların yüzü gülüyor iki gündür, herkes bambaşka bir özgüvenle dolaşıyor çevremde. Bu ateşin lezzetini bir kez tatmış olan bir daha nasıl eski uyuşmuş umutsuzluğuna dönebilir ki?

Bu yaşananlar daha çok tartışılacak. Belki de başka tartışmaların yaşanacağı çok daha şiddetli direnişlerin kapısını açacak. Ancak hissettiğim şudur ki, biz kendimizi bilip haklı isyanımızdan tereddüt etmedikçe, her şey olmasa da en azından bazı şeyler çok güzel olacak...

Richard Dawkins der ki...

"...Kişinin kendi türünün üyelerinin başka türlerin üyelerine kıyasla özel ahlaksal değer hak ettikleri duygusu eski ve derindir. Savaş zamanı dışında, insan öldürmek genelde işlenebilecek en ciddi suçtur. Bizim kültürümüzde daha da şiddetle yasaklanmış bir tek şey var o da insan yemek (ölmüş bile olsalar).

Bununla birlikte, başka türlerin üyelerini yemekten hoşlanıyoruz. Birçoğumuz, canilere bile ölüm cezası uygulanması düşüncesinden iğrenirler, öte yandan da ılımlı "hayvan zararlılarının" yargılanmaksızın vurulmasını neşeyle desteklerler. Aslında, diğer zararsız türlerin üyelerini zevk ve eğlence için öldürürüz. İnsansı duyguları bir amipten daha fazla olmayan bir insan dölütü, yetişkin bir şempanzeye gösterilenden çok daha ileri bir saygı ve koruma altındadır. Yine de, şempanzenin duyguları vardır, düşünür ve -son deneysel kanıtlara göre- bir çeşit insan dilini öğrenebilir. Dölüt ise kendi türümüze aittir ve bu nedenle özel hak ve ayrıcalıklarla donatılır."

(Gen Bencildir, II. Bölüm)

Kopardığı yaygarayla var olmayan bir kürtaj tartışmasını çıkartan ancak sokak hayvanlarını umursamaz politikalarla harcamaya hazırlanan politikacılarımıza selam olsun.

'İleri demokrasi'nin yolları sansür döşeli!


Demokrasi ve özgürlük, neredeyse yüz yıldır belki de başka hiçbir toprakta yankılanmadığı çok ses buldu bu ülkede. Hepimiz demokratik bir ülkede yaşamak gayesiyle harekete geçtik, meydanlara döküldük, oy kullandık... Siyasilerimiz kendileri iktidara geldiği takdirde ne şahane bir özgürlük sunacaklarını, yasaklardan bunalan insanları nasıl ferahlatacaklarını anlattılar ballandıra ballandıra.


Sonuç ne oldu peki?

Sansür kurulları kaldırıldı mı?

Hayır.

Her türlü ifade özgürlüğünü kısıtlayan yasal düzenlemeler iptal edildi mi?

Hayır.

Bunların hiçbiri yapılmadığı gibi, var olanların da üzerine bir güzel cila çekilip daha şık hale getirildi; her birine 'sağdan soldan' yeni mıhlar çakıldı ki, yerine sağlam otursun, kimse kaldıramasın yerinden.

Aç gözünü ey okur, daha kitaptan korkan insanlardır senin hayatınla ilgili kararları elinde tutan!

*


Son bir haber, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı William S. Burroughs'un Sel Yayıncılık'tan çıkan 'Yumuşak Makine' kitabı hakkında 'genel ahlak, halkın hassas haya duyguları' ve benzeri bildik mazeretlerle soruşturma başlattı. Savcılığın dediği olursa, kitabın ilgili bölümleri metinden çıkarılarak yeniden basılacak.

Cürete bakar mısınız, bir edebiyat metnini paşa gönlüne göre değiştirme hakkına sahip olduğunu düşünen bir 'hukuk' sisteminin içinde yaşıyoruz!

Kitapla ilgili herhangi bir savunma yapmak derdinde değilim. Zaten yazının sonuna ekleyeceğim linkten de okuyabileceğiniz gibi, Sel* gerekli cevabı gayet güzel vermiş -anlayana.

Fakat biz daha 140 sayfalık küçücük bir kitaptan bile korkarken, nasıl bahsedeceğiz özgürlükten, haktan hukuktan? Nasıl savunacağız fikri bize uyan uymayan herkesin insanlık sınırları içinde gönlünce yaşamasını?

Siz sağdan soldan dem vurmaya devam edin hele; zihnininiz her yanını kemirmiş totaliterlikten daha kurtulamamışken...

Yargı bağımsızlığı ve Erdoğan üzerine...


Malum, şu sıralar hükümet ile yargı arasında sıkı bir çatışma var: Yargı siyaset tarafından kuşatıldığını savunurken, hükümet - ve kuşkusuz hükümetin en başındaki ve kaçınılmaz en çok sesi çıkanı olarak Başbakan Recep Tayyip Erdoğan - mütemadiyen yargının bağımsızlığını kaybettiğini ve kendilerine karşı önyargılı hareket ettiğini savunuyor.

karşılıklı söylenenleri saatlerce tartışsak, durum yine de içinden çıkamayacağımız kadar karışık şu günlerde aslında bakacak olursanız; malum her iki tarafın da haklı ve de haksız olduğu taraflar var... Da, benim de aklıma takılan bir başka detay var:

Bilen bilir, Başbakanımız duygusal bir insan. Hakkında olumsuz eleştiriler oldu mu hemen darılıveriyor; özellikle de o eleştiriyi gerçekleştiren kişi karikatürist ise. Hatta en son olarak, İngiliz kolaj sanatçısı Michael Dickinson, Erdoğan ile ilgili 'eleştirel' çalışması nedeniyle açılan hakaret davasında para cezasına çarptırıldı. Bay Dickinson ölçüyü biraz kaçırmış hakikaten, (her ne kadar ceza almayı gerektirir miydi, tartışılır olsa da) ; bunu da ne kadar burada yaşasa da Türk hassasiyetini tam olarak anlayamamış olmasına bağlayıp geçelim; zira konumuz onun ceza alması da değil.

Esas konumuz, mütemadiyen yargının bağımsızlığından şikayet eden çok sayın Başbakanımızın, her darıldığı kişiye 'küstüm, boz' demek için çaprazlanmış iki parmak yerine tazminat davası uzatıyor olması. Madem ki yargı bağımsızlığını yitirmiştir ve de tarafsız karar verememektedir -ki bunun anlamı kendilerinin aleyhinde karar vermektedir, neden kendisi hala dava açmaya devam eder ki? Son tahlilde nasıl olsa doğru karar verilmediğini haykırmakta iken kendisi, halen yargıya başvurması her fırsatta, sarkastik değil de nedir? Dava açmak yerine, mahalleden çocukları toplayıp, eleştireni dövmesi daha adil olmayacak mıdır kendi açıklamalarına göre?

Ve bu yazının sonu nasıl toparlanabilir ki, her birimiz, her bir kurumumuz böylesine darmadağın edilmişken!

Güler Zere ve bazı unutulmuş gerçekler...

Devletler katında kağıtta, bireyler bazında ise her zaman lafta kalmış bir hayal var hayatımızın bir köşesinde; hani "İnsan Hakları" diye tabir edilen.

Peki nedir İnsan Hakları? Karşındakini ne olursa olsun, kim olursa olsun, insan olarak tanımaktır. Onun insan olarak can güvenliğine, inanç özgürlüğüne, fiziki bütünlüğüne saygı duymaktır. Koşulsuz! Bazen karşındakinden, onun sahip olduğu düşüncelerinden, yaptıklarından nefret bile ediyor olsan, insan olma hakkına sahip olduğunu unutmamaktır. Zor zanaattir vesselam, insan olmayı gerektirir önce zira; "insan hakları"ndan layıkıyla bahsetmek.

Devletlerin ve de devletlülerin elinde oyun hamuru gibi şekilden şekle girmiş olsa da, kati surette `şiddetsiz`dir. bir de Her ne koşulda olursa olsun, Bireylere karşı duygusal veya fiziksel şiddete karşı çıkmalıdır, insan haklarını savunan kişi. Bu anlamda, dünya üzerinde yapılmış insan haklarına en saygılı çabalardan biri, 'Mahatma Gandhi'nin önce Güney Afrika, ardından ise vatanı Hindistan'da gerçekleştirdiği sivil itaatsizlik eylemleridir. Bu eylemler ki, insanca yaşama hakkını, insana yaraşır yolla savunma düsturundan yola çıkmıştır. Her iki ülkede de eylemciler, başlarına gelmeyen zulüm kalmadığı halde insanlıklarını yitirmeden direnmiş, nihayetinde de amaçlarına ulaşmışlardır.

*

Bu akşam "bomba" gibi bir haber düştü ana haber bültenlerine: kanser hastası mahkum 'Güler Zere', uzun bir sürecin ardından affedilmişti. Salıverilecek olmasına sevinenler ve de sevinenlere sinirlenenler olarak ikiye bölündü haberi bilenler şimdi. Sevinenlerin düşündüğü bir yana, sinirlenenlerin düşündükleri belliydi: Güler Zere terör örgütü üyesi idi, muhtemel ki terör örgütü adına cinayet işlemişti... Velhasılı kelam kötülerdendi, tartışmasız! Ancak bunları söyleyenlerin, özellikle de içinde bulunduğumuz dönemde haklı olarak hassaslaşmış olan söyleyenlerin gözden kaçırdığı bir nokta var: dünyanın en korkunç insanı dahi olsa -ki korkunçlukta insanların sınır tanımadığı düşünülecek olursa, bunu belirlemek ne kadar zordur, daha iyi anlaşılır- Güler Zere 'insan' ve insan olarak yaşama hakkına sahip. Zamanında başkalarının bu hakkını elinden aldı mı? belki de. Ancak bir gerçek var ki; devletler her ne kadar kökleriyle övünseler de, aslında her zaman için sadece ama sadece bugünü yaşarlar, bu nedenle ki geçmişte olan biten için kin tutamazlar. Hele ki "İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi"ni imzalamış ise!

Kendi içinde ayrıştırılmak istenen bir toplum ise, bu ayrışmanın gerçekleşmesinden korumak istiyorsa kendini, zamanın birinde olanları bir kenara bırakıp; kini, yıllar içinde bir güzel birikmiş öfkesini bir kenara bırakıp doğru olanı yapmaya bakmalıdır. öfkeyle kalkan zararla oturur; iş insan olmaya geldi mi, en bir güzel deyim budur.

Hayal...



Küçük bir kız, daha 15 yaşında. Çeşitli ailevi sebeplerden dolayı devlet korumasına alınmış ve Çocuk Esirgeme Kurumu'nun Adana'daki bir yurduna yerleştirilmiş. İsmi iki büyük harf bizler için, yaş durumundan dolayı; G.A. İsmi meçhul 3 yıl boyunca çünkü bir suç işlediği için biz onu tanıyoruz; hırsızlık yaparken yakalanmış zira.

Yurttan kaçıp bir eve hırsızlık için giriyor "G.A."; ancak girdiği evin komşuları, dairenin sahiplerinin tatilde olduğunu bildiğinden, evde birinin dolaştığını görünce polise haber veriyor. Hırsızlık yapmak için girdiği evin bahçesinde saklanmış olarak buluyor onu polisler, onu ve çalmaya çalıştıklarını. Hikayeyi adi bir suç hikayesinden çıkaran da evden aldıkları zaten: Araba radyosu, saç kurutma makinesi ve bir bez bebek... 15 yaşında bir genç kızın, ya da genç kız olmaya başlamış bir küçük kızın hayalleri aslında (ç)aldıkları; kimbilir nasıl bir talihsizlikler serisiyle sahip olamadığı, muhtemelen de olamayacağı hayallerini çalıyor aslında.

Çalıntı eşyalar olarak kaydedilenler polislerin bile içini burkmuş olmalı ki, bir sebepten bahsi geçmiş ve bu olay polis muhabirinin kulağına gitmiş; arka fonda çalınan bebeğin bahçede delil olarak çekilmiş olması muhtemel fotoğrafıyla kocaman bir haber yayınlandı bugün "G.A." için...

Aklımdan silemediğim bir görüntü var şimdi: 15 yaşında bir kız çocuğu, toplasan değeri 100 lira bile etmeyecek, ama belli ki onun için çok değerli bu eşyaları çaldığı için mahkemeye çıkarılacak. Eğer işler yetişkinler için olduğu gibi işliyorsa, muhtemelen evine girdiği aile şikayetçi olmasa bile kamu davası açılacak ve 15 yaşında bez bebek (ç)alan kız mahkemeye çıkacak. Muhtemel ki ceza alacak; belki kısa bir süre için cezaevine girecek ya da cezası yaşı nedeniyle iyice indiğinden, aynı suçu tekrar işlememe şartıyla ertelenecek. Ama her halükarda; haberi okuyanlar için ismi iki büyük harften ibaret olan 15 yaşındaki kız, hayatının bundan sonraki kısmını işlediği bu suçtan ötürü damgalanmış olarak geçirecek; belki de ilerleyen yaşlarında yakalanmayacak kadar "profesyonelleşecek". Özetle, aile olmayı başaramayanların anne baba olması yüzünden baştan talihsiz başlayan hayatı, çok güzel bir mucizeye denk gelmediği sürece talihsizlikler silsilesi halinde devam edecek. -Kötümser olduğumu düşünenlere; gerçekçi sıfatını tercih ederim...

Bir başka görüntü daha var aklımda, evimin 30 metre ilerisinde bulunan özel lisenin öğrencileriyle, ders çıkışlarında karşılaştığım bir gün. Bir sebepten yaklaşık 20 kişilik kızlı erkekli bir güruh halinde çıkmışlar; kızların hepsi makyajlı; saçları sanki dersten değil de kuaförden çıkmışçasına düzgün ve yapılı, alınmış kaşlar, özenle çekilmiş göz kalemleriyle bakışlarındaki çocuksuluğu gizlemeye çalışan küçük kadınlar.

Bir yanda belli ki hiç yaşayamadığı çocukluğunu çaldığı bez bebekle avutmaya çalışan bir genç kız, diğer yanda doyacağından fazla sahip olduğu çocukluktan bir an evvel kurtulup kadın olmaya çalışan yaşıtları.
Ve hepsinin ortasında, onların aynı anda yaşadıkları bir dünya...

Aklımda takılan bir başka çengel var ki şimdi, o da isimlerimizin ilk harfinin aynı olması. Sahi, haber öğesi olarak "15 yaşında 2 büyük harf" olan o yarı yaşımdaki kız, benim adaşım olabilir mi?

Bir Kitap, Bir Hayat, Bir Pişmanlık...

Küçük bir Karadeniz kasabasında, kitaplığı bulunmayan sınıfın, evinde kitaplığı olan öğrencisi olarak başladım ilkokula. Cevval kadındı öğretmenim Emine Hanım, kitaplık yaratılması için Milli Eğitim müdüründen okul müdürüne herkesle tek tek konuşup ikna etmeye çalışmıştı. Emine Hanım cevvaldi cevval olmasına da, bürokrasi de beter mi beterdi 5000 nüfuslu hap kadar ilçede bile. Bir türlü gelemeyen kitaplık en sonunda isyan ettirdi babamı; çalıştığı bankanın da müşterisi bir marangoza 4 günde yaptırıp devletin aylardır getirtemediği kitaplığı, bir bağış makbuzu ile takas etti ahşap tabanı mazot kaplı sınıfımızın ortasında. Kitaplığı süsleyecek kitapları ise Emine Hanım çoktan kendi kızıyla 11 yeğeninin kitaplığından toparlamıştı, kitaplık sınıfa varıncaya kadar.

Kızıla çalan kahverengi boyası, ahşap kafesten kapaklarıyla okulun en havalı eşyasıydı bizim sınıfın kitaplığı. O gün kitaplığımızı kutlamak için hepimiz birer kitap seçip havalı kitaplığımızdan okuduk, bizim için daha yeni yeni anlam kazanmaya başlamış harf denen, kelime denen şifreleri çözmeye çalışarak.

Başka sınıflardan çocuklar duydu o gün birinci sınıfların artık bir kitaplığı olduğunu. Çok kıskandılar bizim havalı kitaplığımızı, onlar çoktan okuma yazmayı çözdükleri halde ne kitapları ne kitaplıkları vardı çünkü. Kitaplarımızı almak istediler okumak için, kıskanıp vermedik birini bile onlara. Bizimdi onlar, başkasının gözünün değmesine bile tahammülümüz yoktu.

Onlar da istediler öğretmenleri bizimki kadar cevval, babaları bizimki kadar deli damarlı olsun. Olmadı. Ne öğretmenleri vardı onların kitap okumalarını umursayacak, ne de anne babaları vardı sırf ders çalışmayla adam olunmayacağını bilecek. Kitaplıkları olmadı onların, kitapları da.

*

20 yıl önceydi bu anlattıklarım, gelişe gelişe bir hal olup da gelişmekte olandan öteye gidemeyen güzel ülkemde. Sürekli ne kadar değiştiğimizi hep aynı kürsülerden, aynı kelimelerle, aynı tempoyla; aynı umutsuz bakışlara anlatıyordu genelde hiç değişmeyen siyaset insanları. Sürekli değişiyordu ülkem; araba modellerimiz, kıyafet markalarımız değişiyordu; kahve sevdiğini söyleyen insan kahvenin menşeini de anlatmak zorundaydı artık; "Auer" fırınların adı duyulmaz olmuştu ne zamandır, günün modası ankastre mutfak ürünleriydi zira. Eğitim sistemimiz akıl almaz bir hızla sürekli değiştiriliyor, değiştiriliyordu.

Sürekli değişen, değişmeye doymayan ülkemde tek bir şey değişmiyordu: cevval bir öğretmeni, deli damarlı babası olmayan okullar, hala kitap bulamıyordu kendine. Kitap bulamadıkça, değişimden dönüşüme, dönüşümden olduğu yerde dönmeye akıyordu kelimeler; anlattığından fazla bulandırdığı akıllarla.

Bazen de, ilkokula kitaplığı olmayan sınıfın, evinde kitaplığı olan öğrencisi olarak başladığını hatırlayan biri çıkıyordu, bir küçücük duyuruya gözü takıldığı anda. O biri diğer sınıflarla paylaşmadıkları kitaplarını da hatırlıyordu aynı anda, şimdi çocuğu yaşında kalan o çocukların buruk gözlerini de. Dönüp kitaplığına bakıyordu sonra, çoktan odanın bir duvarını işgal etmiş, raflarda yer kalmayınca dolapların üstüne, yatakların altına taşmış kitaplarına bir de. Utanıveriyordu çocukluk kıskançlığından ve anlıyordu, o zaman paylaşmaya kıyamadığı kitapların vebalini, ancak fazlasını vererek atabileceğini yüreğinden. Mutluydu nihayet, 20 yıldır, o küçücük ilanı görene kadar farkına bile varmadan kendiyle beraber ülkenin dört yanına taşıdığı vebalden kendini kurtaracak birilerine ulaştığı için...

*: İlk olarak 11.03.2009 tarihinde, www.itusozluk.com adresinde "diyarbakırlı öğrencileri kitapla buluşturuyoruz" başlığı altında yayınlanmıştır.

"Çocuk Kalbi" Üzerine...

Çocukluğumda dönüp dönüp okuduğum, konusundan ziyade karakterlerin benim o zamanki yaşlarımda olmasını sevdiğim kitap-tı 'Çocuk Kalbi' veya orijinal ismiyle 'Cuore' .Benim zamanımın en popüler çocuk romanıydı aynı zamanda, o dönemde her çocuk en az bir doğum gününde hediye olarak almıştır bu kitabı. Ki kapağında "bu kitabı okumayan çocuk mutsuzdur, bu kitabın girmediği okul, okul değildir..." (kelimesi kelimesine böyle olmayabilir ancak anlattığı tam olarak buydu) kabilinden iddialı bir söz de vardı, İtalyan yazar Edmondo De Amicis'in bu meşhur romanında.

Sonra...

Yıllar sonra bir gün bir Umberto Eco Romanında (Kraliçe Liona'nın Gizemli Alevi) tekrar rastladım bu kitabın izine. Eco'nun romanındaki ana karakter yaşadığı hafıza kaybının ardından, anılarını geri getirebilmek için geçmişine döndüğünde, okuduğu kitapların arasından bu kitabı da çıkartıyordu. Ve o karakterin ağzından Umberto Eco anlatıyordu ki, meğer bir dönem tüm dünyada ve aynı zamanda benim ülkemde çocuklara hararetle okutulan bu kitap, Mussolini'nin faşist İtalya'sına küçük askerler yetiştirmek derdindeymiş! Bunun üzerine çocukluğumda defalarca okuya okuya neredeyse her satırını ezberlediğim kitabı tekrar bir düşündüm: Haklıydı Eco...

Ve bir kere daha öğrendim ki, bir çocuğu bilgi sahibi yapmayı istemek, gani gani bilgi sahibi olmayı gerektirir. Veren ne olduğunu bilmeden verdiğinde, kültür dediğin de, bilgi dediğin de çocuğun beynine yöneltilmiş bir silah halini alabilir.

Şimdilerde çoluk çocuk sahibi, kariyer sahibi koca insanlar olmuş kuşağımın pek bir okuduğu bir kitaptı bu. Kim bilir; belki de Mussolini'nin vatanı için "düşünmeden" her şeyi yapan askerlerini yetiştirme misyonunu gerçekleştirememiş olan bu kitap, bu topraklarda "düşünmeden" saldıranların yaratılmasına vesile olmuştur.

Kim bilir...

Din İle Akıl Yan Yana Gelemeyince...

Dünyaya yapılacak en büyük kötülük, aklı baliğ olmayan insanların eline dini inancı vermek. tek başına bile insan iradesi üzerinde yeterince tehdit oluşturabilen din, onla ne yapacağını bilmeyen akılsızların elinde daha da tehlikeli hale geliyor.

Söyleneni, okuduğunu, gördüğünü anlayamayan insanların eline kendini var etmesi için dini veriyorsunuz. Zaten insan olmak adına tek başına hiçbir şey yapamayacak olanlar sımsıkı yapışıyorlar dinlerine. Gel gör ki, daha o dinin kendilerine neyi anlattığını tam olarak anlayamadıkları için, sonuçta kendi kıt aklıyla çıkardığı çarpık çıkarımlar ve onları uygulamaya çalıştığı can sıkıcı bir hayat çıkıyor ortaya.

Tabii bunlar sadece kendine ve en fazla yakın çevresine zararı dokunanlar. Bir de (Allah muhafaza!) bir şekilde kendi zavallı-ucube çıkarımlarını kitlelerle paylaşan ve kendisi kadar bile akla sahip olmayan kitlelerini ikna edenler var ki, doğal seleksiyonun akla değil bedensel yeterliliğe göre olması sadece bu yüzden bile isyan sebebi olabilir!

Yeterince akıllı olmayan bir dünyada onun kurallarına göre yaşamaya çalışıyoruz ne yazık ki...