Üşütük poponun akıl yarılmaları

Bilinçaltımın derdini anlatmak için seçtiği yollar bir acayip. Hatta bazen gerçekten bir şeyler anlatmak mıdır arzusu yoksa sadece dalga geçmek mi, karar veremiyorum. Mesela üşüyüp de bir türlü uyanamağımda, derdini anlatmak için ergenlik dönemimden bir ismi kullanabiliyor; hem de en olmadık biçime sokarak!

Efendim az sonra okuyacağını metin tamamen gerçek bir rüyanın kaydını içeriyor olup, Başrolüne Acil Servis grubunun solisti Ertan Kızıltan bulunmaktadır. Evet.

(Bu arada kendisinden bu noktadan sonra "Ertan" diye bahsedeceğimi belirtmek isterim. Eh, rüyamda bile görecek kadar samimi bulmuşum adamı, bu kadarcık hakkı çok görmeyin artık bana...)


***

Güya gece uykum kaçmış, kalkıp televizyonu açıyorum. Açtığım kanalda siyah beyaz bir klip çıkıyor karşıma.

Önce Yonca Evcimik'i görüyorum üzerinde bikinisi ve de pareosuyla. 'Enee gene albüm çıkarmış' diye düşünürken böyle uzun saçlı, hafiften Meat Loaf havalı bir esas oğlan giriyor kareye; üzerinde beyaz sıfır kol tişörtü, siyah dizaltı şortu ve de elinde sallanan tenis çantası ile. Önce 'yav Ertan değil mi bu' diye düşünüyorum ancak bol grenli görüntü yüzünden ilk bakışta emin olamıyorum: Bu arada aklımla beraber görüntü de gözetleme moduna giriyor, kapı aralığından alınan bir kadrajla ikilinin yazlık bir mekanın açık hava barında buluştuğunu görüyoruz. Ertan bizim kendisini gözetlemekte olduğumuzu fark edince şöyle bir elini kaldırıp hafif mahçup fakat yine de cool bir havayla 'evet ben düşündüğün kişiyim, bunu yapmak da varmış kaderde' anlamına gelen bir işaret yapıyor. Yani evet, rüyamda popçu yanını epeyce yüksek bir tevekkülle kabullenmiş görünmeye çalışıyor kendisi!

Tabii bu arada şarkının introsu devam ediyor ve de ekranda,

'ULTRASESS/ Bana Yeter
Söz - Müzik: Ertan Kızıltan

yazısı hasıl oluyor. Ben 'Ya Ertan ne zaman Acil Servis'ten ayrılıp böyle işlere girişti, hala gruptaysa öbürleri uyarmadı mı diye düşünürken şarkı giriyor. Pek aşina olduğum bir melodi, hatta sözleri bile biliyorum; Meğer bir süredir radyoda madyoda dinler de dikkat etmezmişim kim olduğuna. 

-Bu arada melodide 'The Future Never Dies'dan çok şiddetli bir esinlenme olduğunu da belirtmem lazım: üşürken anca bu kadar yaratıcı olabiliyorum, kusura kalmayın. Fakat sözler pek bir özgün, aşkta tevazu gerektiğine dair bir şeyler anlatıyor. Yani evet, ben betimlemeyi yapana kadar klip neredeyse yarılandı bile: Yonca Evcimik ile Ertan Kızıltan birbirlerinin gözlerinin içine baka baka bir aşk şarkısında düet yapıyorlar!

Ben önce 'Acaba orta yaş krizi falan mı geçiriyor adam' diye düşünüp ipucu yakalamak için biraz daha izlemeye çalışıyorum; ancak liseyi 'Rock'çıyız o'lum, Acil Servis dinliyoruz her'alde' havasını atarak geçirmemi sağlamış grubun solistini böyle bir halde görmeye daha fazla tahammül edemiyorum; portmantodan montumu ve çantamı kaptığım gibi bizzat kendisini bulup hesap sormak üzere Kadıköy sokaklarına atıyorum kendimi.

Neredeyse koşar adım geçiyorum Barlar Sokağını ve kendisini Rexx Sinemasının önünde yere tezgah açmış incik-boncuk satarken buluyorum. 'Ertan Kızıltan sen misin' diye soruyorum önce FBI ajanı edası bir soğuklukla; 'evet' cevabını aldığımda ise üzerimdeki küstahlık yerini bir tür çaresizlik ifadesine bırakıyor. Şöyle bir eğiliyorum çömeldiği yere doğru ve 'Ya abi' diyorum; 'Anlıyorum hayat zor para kazanmak lazım. Ya da hakikaten içindeki popçuyu keşfettin; ama Birkaç İyi Adam mısın sen, Yoncimik'le ne işin var?'  

Ertan anlamaz gibi yüzüme bakarken ben esas derdimi söyleyiveriyorum:

"Üstelik nasıl olduysa yakışmış sesleriniz, bu yaşımdan sonra Yonca Evcimik mi sevdireceksin bana?!"


Kendisi ağzını bile açmadan 'Dinleme o kadar şikayetçiysen' diyor şöyle umursamaz bir bakış atarak; fakat bundan sonra ne dese umrumda değil zaten: Ben Yoncimik'in sesinden zevk almış olmanın utancını bizzat müsebbibinin yüzüne haykırmanın ferahlığı içinde oradan ayrılıp evimin yolunu tutuyorum.

Yürürken akşam üzeri yağan sıkı yağmur sayesinde yolların sırılsıklam olduğunu ve Ertan'ı aramak için kendimi sokağa atarken ayakkabı giymeyi unuttuğumu fark ediyorum (bir tarafın açıkta kalmasının nişanesi böyle beliriyor rüyamda). Önce 'Yahu doktor üşütme kendini sakın dedi ben çıplak ayakla sokakta dolanıyorum, ne ayak' diye düşünürken ardından 'Amaan ev iki adımlık yol zaten, bir şey olmaz' deyip üşüme endişesini başımdan savıyorum. Hem zaten, dayanılmayacak bir soğuk da yok yolda izde.

***

Ben bu düşüncelerle yol alırken yanımda temiz fakat hafiften kaymış yüzlü bir oğlan belirip ilerideki bir bakkalı işaret ediyor ve 'Bana oradan ot alsana abla yaa, hiç kalmadı bende' diyor. Alenen 'ot' parası isteyebiliyor olmasının şaşkınlığı ve de hafiften tırsaklığı içinde elimi cebime atıyorum, 'Ben anlamam kardeş o işlerden, al bütün paramı ne istiyorsan kendin hallet' deyip başımdan atmaya çalışıyorum. O ise avcuna döktüğüm paralara alaycı bir gülüşle bakıp 'Beni yanlış anladınız, sizin paranıza ihtiyacım yok' diyor ve parayı elime tutuşturup arkasını dönüp gidiyor. Bu kez aniden ayılan yüzünün esasında pek bir güzel olduğunu ve de haza beyefendi bir nezaket içerisinde hareket etmesinin şaşkınlığı içerisinde arkasından bakakalıyorum.

Ama çok da bakamıyorum; malum ayakkabılarım yok ayağımda ve ben görmezden gelmeye çalışsam da üşüyorum. Daha fazla duraksamadan hızla istikameti yeniden eve çeviriyorum.

Eve doğru giderken bu kez 'Ya ben anneme çıktığımı haber vermedim, gecenin bu vakti kalkıp da beni göremezse panik olur' diye düşünürken bir yanım 'Amaan bu saatte niye uyansın' diyerek içimde yavaş yavaş yükselen telaşı bastırmaya çalışıyor. Velakin başarılı olamıyor; zira ablamların sahur vakti ('sahur' vakti!?!) Ankara'dan geleceklerini ve bu nedenle annemin kalkıp onlar için hazırlanmaya başlayacağını hatırlıyorum.

Telaşımı bu kez 'Bu yaşında ne bu anne korkusu len, en fazla eve sağ salim vardığını görünce sakinleşir işte' diyerek bastırmaya çalışıyorum ancak adımlarım neredeyse koşma hızını yakalamış. Tam caddeye çıkmışken ablamın ağlayan sesini duyuyorum ve onların çoktan geldiğini, annemin çoktan beni bulamayınca panik dalgasının içine düştüğünü ve ablamın da hemen dalgaya kapıldığını, enişte beyin de bu dalgada ablamı yalnız bırakmamak için peşine takıldığını anlıyorum.

Arkamı döndüğümde ablam yedi aylık göbeğini hoplata hoplata bana doğru koşuyor yanında enişteyle; fakat enişte bey nasıl gaza geldiyse aniden depara kalkıp ablamı geride bırakıyor ve yanımdan hızlıca geçip belirsiz bir noktaya doğru son hız koşmaya devam ediyor. Ablam, ağlayan sesi ve zıplayan göbeği ise yanıma gelip duruyor. Şöyle bir göz göze geliyoruz ve şarlama noktasına vardığımızı anlayınca canım sıkılıyor. Bir pop şarkısından zevk almanın utancına yenilişim yüzünden işleri karıştırdığımı anlayıp darlanıyorum. 

Ve işte o anda ne oluyorsa oluyor; ani bir biçimde aslında rüyada olduğumun dilersem uyanarak azar işitmekten kurtulabileceğimin idrakine varıyorum.

İçimde bu ani idrakın ferahlığı ile uyanıp, ısınmaya çalışırken girdiği tuhaf büzüşme pozisyonu ile nefes alamaz hale gelmiş bedenimi yatağın bir köşesinde buluyorum (Beyin henüz yatağa varamadı, birkaç saniye müsaade lütfen). Önce sırt üstü yatıp saçmalıkta absürd komedi tadını yakalamış rüyamı düşünüyorum gülerek. Ardından rüyada da olsa o kadar macera sayesinde yalan olmuş uykuya dönmeye çalışmak yerine bilgisayarın başına geçip olan biteni yazmaya koyuluyorum, kişisel tarihime anlamsız bir çizik daha atmak adına...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder